A T A T Ü R K - U L U S D E V L E T V E K A P İ T O K R A S İ ( A V A Z – T Ü R K D E R G İ S İ İ L E S Ö Y L E Ş İ )

Prof.Dr. A N I L Ç E Ç E N Soru- 1 - Son zamanlarda herkes Atatürk’e sarıldı . Bu aslında olması gereken ama sürpriz olan çok yüksek tonda bir sarılma olmasının yanında, geçmişte Atatürk’ü eleştirenlerin de aynı noktada bunu seslendirmesidir . Bu konuda neler düşünüyorsunuz ?

A T A T Ü R K - U L U S D E V L E T V E K A P İ T O K R A S İ ( A V A Z – T Ü R K D E R G İ S İ İ L E S Ö Y L E Ş İ )

Prof.Dr. A N I L Ç E Ç E N Soru- 1 - Son zamanlarda herkes Atatürk’e sarıldı . Bu aslında olması gereken ama sürpriz olan çok yüksek tonda bir sarılma olmasının yanında, geçmişte Atatürk’ü eleştirenlerin de aynı noktada bunu seslendirmesidir . Bu konuda neler düşünüyorsunuz ?

Mehmet Gültekin DuruşGazetesi
Mehmet Gültekin DuruşGazetesi
30 Kasım 2017 Perşembe 21:36
A T A T Ü R K    -     U L U S     D E V L E T       V E      K A P İ T O K R A S İ  		         (   A V A Z – T Ü R K     D E R G İ S İ     İ L E   S Ö Y L E Ş İ  )

Cevap-1 – Yıllardır  Türkiye Cumhuriyetini yönetenler kendilerini iktidara getiren batı merkezli  uluslararası konjonktürün  etkisiyle hareket ederken , Türk halkına gerçekleri söylemiyorlar , halktan yana imiş gibi görünürken , uluslararası güç merkezlerinin tercihlerine  öncelik vererek  Türkiye’yi yönetiyorlardı .Türkiye Cumhuriyeti dünyanın merkezi bölgesinin tam ortasında yer alırken , geçen yüzyılın başlarından bu yana batı merkezli emperyalist  baskılar  Türkiye’nin siyaset sahnesini  çok yakından etkiliyordu . Avrupa-Amerika ve İsrail ‘den oluşan  batı üçgeninde  Türkiye batı  dünyasına  saplanıp kalıyor ve bir türlü dünyanın diğer bölgelerine ve de özellikle kendi bölgesine yönelik ulusal  açılımlar yapamıyordu . Batının emperyalist yaklaşımı ve İsrail’in Siyonist baskıları  Türkiye’nin kendine gelmesini ve kendi gerçek ulusal çıkarları doğrultusunda politikalar geliştirmesine izin vermiyordu . Bu nedenle batı desteği ile iktidara gelen bütün  iktidarlar batı blokunun çıkarlarına öncelik veriyorlar ve böylece Türk halkının çıkarlarını ihmal ediyorlardı . Bu durumu halk kitlelerinin görmesini önlemek üzere de  Atatürkçü görünmeyi tercih ediyorlardı . İkinci dünya savaşı sonrasında Türkiye  batı emperyalizminin kontrolü altına girerken , batılı merkezler Türk halkının uyanarak kendi çıkarlarını savunmasını önlemek amacıyla,Atatürk dönemi sonrasında  göstermelik bir  Atatürkçülüğü kendi kontrolları altındaki basın organları ile  kamuoyuna empoze ediyorlardı .
                Soğuk savaş döneminin demokrasiye açılım döneminde  , Atatürk’ün partisi  küresel emperyalizmin  Türkiye’deki yansımaları sonucunda ,gerçek çizgisi olan Kemalizm’den uzaklaşarak  batı tipi bir sosyal demokrasiye kaydırılıyordu. Kuvayı Milliye günlerinde  Kemalist bir model ile ortaya çıkan Atatürk’ün partisi,  batının emperyal-siyonist  baskıları sonucunda  sosyal demokrasi  ve  demokratik sol aşamalarından geçerek küresel emperyalizmin bir dayatması olarak gündeme gelen neoliberalizme  doğru yönlendiriliyordu .Avrupa için sosyal demokrasi ,   İsrail için demokratik sol politikalara yöneldikten sonra , Amerika için de neoliberalizme yönlendirilen  Atatürk’ün partisi  bir türlü tüzüğünde yer alan Atatürk ilkelerini savunamıyordu . Daha çok batı tipi liberalizmden yana  olan  parti yöneticileri  batı ve batı işbirlikçisi sermaye çevrelerinin desteği ile  yönetime geldikten sonra ,Türkiye Cumhuriyetinin  Türk halkı adına kurucusu olan  Atatürk’ün partisini  değişen uluslararası konjonktüre göre  bir yerlere doğru çekiştiriyorlar ama bir türlü  altı  okun birlikte uygulamaya geçirildiği bir Kemalist  çizgi izleyemiyordu . Parti yöneticileri resmi törenler de Atatürk nutku çektikten sonra kendilerini parti yönetimine getiren  siyasal merkezlerin çıkarları doğrultusunda hareket ederek  Türk halkını oyalamayı tercih ediyorlardı . Parti liderleri  atletizme önem verirken , Kemalizm’i ihmal ediyorlardı . Türk siyasetinin merkez sol kanadını temsil eden  bu parti ciddi bir sermaye işgali altına sürüklenince, partinin adında var olan halk kavramının geldiği kitleleri görmezden gelerek hareket ediyorlar ve Türk siyasetini  bu yüzden sol ayağı  olmayan bir biçimde  topallaştırıyorlardı .Böylesine bir çıkmaz içinde bocalayan  Atatürk’ün partisi kurucusunu unuttuğu gibi kendisini de unutarak emperyal siyasetlere alet olmaktan kurtulamıyordu .
                Türk siyasetinin merkez sağ kanadında yer alan  iş ve sermaye çevreleri ise devlet desteği ile palazlandıktan sonra, batı ülkeleri üzerinden dünyaya açılarak ekonomik büyümeye öncelik veriyorlar ama  bir türlü destek aldıkları Türk devleti ile vergilerinden beslendikleri Türk halkının gerçek ulusal çıkarları çizgisinde hareket edemiyorlardı . Batı emperyalizminin oyuncağı durumuna düşürülen  Türk şirketleri ve sermayesi  sonuna kadar liberal çizgilere teslim olduğu için ne devletin kurucusu Atatürk’e ,ne de devletin kuruluş ideolojisi olan Kemalizm’e yakın durmuyorlardı . Türkiye’deki sermaye kesimlerinin milli burjuvaziyi oluşturması gerekirken ,batı emperyalizminin çıkarlarına teslim olarak ,her on yılda bir Atatürkçülük adına gelen ara rejimlere ve darbelere çanak tuttukları görülüyordu .Bu doğrultuda merkez sağ kanadın batı işbirlikçisi bir çizgide hareket etmesi yüzünden  cumhuriyet rejiminin  yarattığı iş ve sermaye çevrelerinin  hiçbir zaman ciddi bir anlamda Atatürkçü olmaması Türkiye için büyük bir kayıp olmuştur . Yirminci yüzyılın ortalarından sonra sürekli olarak batı destekli merkez sağ iktidarlar işbaşına geldiği için , bu kesimlerin ciddi anlamda Atatürk’e ve Atatürkçülüğe sahip çıkmaları gerekiyordu . Ne var ki , ekonomik kazançlar uğruna dışa açılma ve batı ile ortaklık yüzünden , Türkiye’de iş ve sermaye çevrelerinin liberal bir çizgiye kayarak ülkenin kuruluş ideolojisi olan Kemalizm ile ters düştükleri görülmüştür .
                Merkez sol ile merkez sağın ikisinin birden batı taklitçiliğine yönelmesi yüzünden  Atatürk sahipsiz kalınca , Türkiye’nin  halk tabanını oluşturan Müslüman  kitlenin içinden çıkan Milli Görüş hareketi  Atatürk’e sahip çıkmak zorunda kalmıştır . Milli Görüşün öncüsü ve kurucusu olan siyasal önder “Atatürk yaşasa idi  Milli görüş partisinden yana olurdu” demiştir .Çünkü  batı emperyalizmi ile savaşarak Türkiye Cumhuriyetini kurmuş olan  kurucu cumhurbaşkanı Atatürk’ün en büyük ilkesi bağımsız bir devlet yaratabilmek için antiemperyalizm olmuştur . İslamcı tabandan milli çizgide bir antiemperyalist hareket doğması , biraz da merkez sağ ve sol partilerin batı emperyalizmine karşı teslimiyetçi bir tutum içine girmeleri  yüzünden ortaya çıkmıştır . Bugün ılımlı İslamcı bir hareket  adına ülkede öne çıkan hareketin  gelmiş olduğu yeni aşamada Atatürk’e sahip çıkması ve bu açıdan Atatürkçülüğü yeniden gündeme getirmesinin nedeni , bu hareketin Milli Görüş tabanından doğması yüzündendir .Milli  Görüş’ün öncüsü ve kurucusu olan  siyasal önder de, tıpkı Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu  gibi hem tam bağımsızlığı savunmuş, hem de her yönü ile    batının emperyal devletlerinin saldırılarına karşı  ödünsüz bir antiemperyalist yol izlemiştir . Milli Görüş geleneği bir anlamda  ulusal kurtuluş savaşı günlerinde örgütlenen Kuvayı Milliye hareketinin devamı olmuştur . Milli Görüş  bir anlamda  Atatürk’ün partisinin ve merkez sağ partilerin ihmal ettiği Kuvayı Milliye çizgisinin  bugünkü temsilcisi olmuştur . Milli görüş uzantıları bu nedenle  Atatürkçü çizgiye gelebilmişlerdir  .
                Soğuk savaş  yıllarında  Türkiye’nin Müslüman potansiyeli Milli Görüş çatısı altında  toplanmış ama  küreselleşme dönemine geçildiği zaman bu hareketin içinden çıkan yenilikçiler , ulus devlet sınırları dışına çıkan  ve Türk milleti yerine İslam ümmetine öncelik veren bir ılımlı İslam hareketini  uluslar arası konjonktüre uygun bir biçimde  örgütleyerek Türk siyasetinde öne çıkmışlardır . Küresel rüzgarların etkisiyle Türkiye’de bir geçiş dönemi yaşanmış ve çeyrek yüzyıllık bir zorlamaya rağmen  Türkiye Cumhuriyetinin Kuvayı Milliye döneminden gelen  kuruluş modeli değiştirilememiştir . Küresel emperyalizmin Siyonizm ile işbirliğine girerek , eski Osmanlı toprakları üzerinde  ABD benzeri bir  kırk eyaletten oluşacak Orta Doğu Birleşik Devletleri projesi merkezi alandaki bütün devletleri parçalamaya kalkıştığı aşamada ,bölgedeki devletlerin çatısı altında  yaşayan  Orta Doğu halkları  böl ve yönet oyununa şiddetle karşı çıkarak ve devletlerinin yanında yer alarak ,  bu oyunu bozmuşlardır . Küresel şirketler ile ulus devletler arasında  terör ve tarikat örgütleri üzerinden yaşanan bu oyunu  emperyalizme karşı sıkı direnen  bölge halkları ve devletleri kazanma aşamasına gelince , ılımlı islam ile öne geçen siyasal hareket yeniden geldiği çizgiye dönerek  ve yeniden  Milli Görüş  gömleği giyerek Kuvayı Milliye Atatürkçülüğüne  dönmüştür . Uluslararası konjonktürde  küreselleşme biterken  bölgeselleşme başlamış ve bölge devletleri  ile halkları   tekelci küresel şirketler ile  işbirlikçi tarikatların gündeme getirdiği  bölünme ,parçalanma ve dağılma sürecine  karşı çıkarak  eskisi gibi emperyalizme karşı direnişe geçmişlerdir . Bu mücadeleyi Türk milli devleti de kazanırken , milli burjuvazi ve  de  merkez sol partiler de kaybetmiştir . Yeniden başlayan millileşme sürecinde Milli Görüş hareketi ve onun uzantıları  Türkiye’de  Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü  desteklediklerini ortaya koymak zorunda kalınca , bu birikimin içinden çıkan ılımlı İslamcı akımda bu yeni duruma uyum sağlamak üzere yeni Atatürk’çü  açılımı gündeme getirmiştir . Konuya siyaset bilimi açısından bakıldığında böyle bir tablo ortaya çıkmaktadır . Mesele sadece İslamcıların Atatürkçü olması olarak değerlendirilemez .Ama Milli Görüş birikiminin , yaşanmakta olan emperyalist ve Siyonist saldırılara karşı  bugünün İslamcı kadrolarını  antiemperyalist  çizgiye getirmesi olarak açıklanabilir .
                Konu aslında  devlet sorunu ile yakından ilgilidir . Küreselleşme görünümünde bir  süper emperyalizm ulus devletlere  çeyrek asırdır zorla dayatılırken , dünyanın her bölgesinden bu duruma karşı çıkışlar  gündeme gelmiş ve emperyalist devletlerin kurduğu terör  örgütleri ile  ulus devletlerin parçalanmasına giden yol açılmak istenmiştir . Çeyrek yüzyıl geride kalırken artık küreselleşme ile bir yere gidilemeyeceği görülmüştür . Bu durumu  yaşayarak  gören ulus devletler komşuları ile bir araya gelerek  emperyal saldırılara karşı bölgesel birlikler kurarken , Türkiye’de bu gelişmeyi değerlendirmeli ve kurucu önder Atatürk’ün izinden giderek  Sadabat Paktı benzeri bir bölgesel birliği  güvenlik ve işbirliği yapısallaşması olarak gündeme getirmelidir . Bunun için de Atatürk’ün yolundan giderek komşularla bir araya gelinmelidir . Emperyalizm ve Siyonizm  bu coğrafya devletlerini   çarpıştırarak  bölgesel hegemonya oluşturmayı hedeflerken bölge devletleri de  bir araya gelebilmenin  yollarını arayacaktır .Eski Sadabat Paktı, bugün  Osmanlı İmparatorluğu alanında  oluşturulacak Merkezi Devletler Birliği’nin  tıpkı Avrupa Birliği gibi kurulabilmesi açısından bir çıkış noktasıdır .Böylesine bir bölgesel yapılanma için de  Türkiye’nin gene Atatürk’e dönmesi gerekmektedir . Atatürk’ü diğer cumhurbaşkanları ile karıştırmamak gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına doğru yol alırken , bu devletin kuruluş modelinin ve  dayandığı paradigmanın Atatürk tarafından başarı ile uygulama alanına getirildiğini görmek gerekmektedir .
                Atatürk karşıtlarının bugün Atatürk çizgisine gelmiş olmaları aslında sevinilecek bir gelişmedir . Türk devletini yönetenler , bu çatı altında seksen milyon insanın yaşadığını ve böylesine büyük bir halk kitlesinin yaşamını sürdürebilmesi için  merkezi ve üniter bir ulus devlet modelini Türkiye’nin koruması gerektiğini görmelidirler . Türkiye Cumhuriyeti  laik bir devlet modeli ile Müslüman  toplum yapısını hem birlikte var edebilmeli  hem de  yaşatabilmelidir . Türkiye’nin varlık nedeninin kurucu önderden geldiği görülürse, o zaman bugünün koşullarında herkesin vatandaşı olduğu devletten yana olarak  Atatürk’e dönmesini normal karşılamak gerekmektedir . Atatürkçülerin küresel neoliberal çizgilere kayarak Atatürk’ten uzaklaştığı bir aşamada ,Atatürk karşıtı olarak görünen bazı kesimlerin  Atatürkçülüğe dönmesi  olumlu bir gelişmedir . Çünkü  söz konusu olan vatandır ve çatısı altında yaşanılan devlettir . Devletin yıkılma  aşamasına geldiği  ve parçalanma senaryolarının zorla dayatıldığı bir yeni durumda  gerçek anlamda vatanseverlerin  Atatürk çizgisinde bir araya gelmeleri ülkenin geleceği açısından  ciddi bir varlık ve yaşam göstergesidir . Tek devlet,tek vatan, tek millet  ve tek bayrak diyenlerin   genel seçimlerde üç Türkiye’nin ortaya çıktığını görerek ,  tek Türkiye için  Atatürk ve Kemalizm’i öne çıkarmaları gerekmektedir . Yaşanan deneyler tek Türkiye’nin ancak Kemalizm ile mümkün olduğunu  göstermektedir . Bölünmeye karşı çıkan ve ülkenin birliğinden yana olan bütün vatanseverlerin , Atatürk çizgisine gelmesi ve  Türkiye Cumhuriyetinin yaşayabilmesi için  Atatürkçü olmaları  en doğal  yaklaşım olmalıdır . Bu açıdan Kemalizm Türkiye için  zorunluluktur .
                Soru 2-Türkiye bir yol ayırımında mı  ?Özellikle NATO ile ilişkiler  konusu çok tartışılıyor  Perde arkasında neler var ? Sizce  Türkiye’nin yeni yolu nedir  ?
Cevap 2- Başkent Ankara’nın ortasında yer alan NATO YOLU isimli caddenin adı  Belediye kararı ile ATA YOLU olarak değiştirilmesi için  harekete geçildiği bir aşamada , Atatürk Türkiyesi ile NATO’nun karşı karşıya geldiği görülmektedir . Yıllardır NATO baskısı altında batı emperyalizminin dümen suyunda götürülen Türkiye’nin, değişen dünya koşullarında  NATO yolundan ayrılarak ATA YOLU’na  doğru  dümen kırdığı görülmektedir .  Sosyalist sistemin VARŞOVA  paktına karşı kurulmuş olan NATO aslında Varşova Paktının dağıldığı gün bitmiştir . Sovyetler Birliğine karşı bir savunma örgütü olarak kurulmuş olan  NATO , bu büyük devlet yapılanması ortadan kalktıktan sonra  anlamını yitirmiştir . Küreselleşme döneminde batı emperyalizmi yeniden saldırganlaşırken , NATO , Kosova gibi geri kalmış ülkelerin ele geçirilmesi sırasında bir saldırı ve işgal örgütü olarak kullanılmıştır .Alan dışı doktrini icat ederek  batının çıkarları doğrultusunda bütün dünya ülkelerine saldırmaya ve de  işgale çalışan bu örgüt  , artık bir  güvenlik örgütü olmaktan çok terör örgütleri gibi tehdit  yaratan bir   yapı  olarak görülmektedir .Orta Doğu ülkelerindeki gelişmeler  Kosova’daki gelişmelere paralel olunca  bölge devletleri ve halkları NATO’yu  batı emperyalizminin tehdit unsuru olarak  görmeye başlamıştır . Bu aşamada Avrupa Birliği’nin giderek ABD’nin denetimi altına giren NATO’dan ayrılarak   kendi ordusunu kurması da yeni bir dönemin başlangıcıdır . Her devlet kendi güvenliği peşinde koşarken sadece ABD’ye hizmet eden bir kuruluştan Türkiye’nin destek beklemesinin bir hayal olduğunu  son gelişmeler ortaya koymuştur . Şangay işbirliği örgütü de bu süreçte güvenlik yapılanmasına  girmiştir.
                Gelinen aşamada yapılması gereken , NATO’nun bir uluslararası güvenlik örgütü olarak Birleşmiş Milletlere bağlanması ve böylece bütün dünya devletlerinin eşit olarak temsil edildiği bu örgütün çatısı altında  yeni bir yapılanma olarak Birleşmiş Milletler  ordusunun kurulmasıdır . ABD ve İsrail ikilisinin buna karşı çıkacağı görülerek,  bütün dünya devletlerinin  ortak hareket etmesiyle dünya barışına hizmet edecek böylesine önemli bir adım atılabilir . Bu durumda Rusya ve Çin güvenlik konseyi üyeleri olarak Birleşmiş Milletler ordusunda ABD ve İngiltere gibi söz sahibi olacağı için  NATO bir tehdit olmaktan çıkarak  dünya barışına Birleşmiş Milletler çatısı altında katkı sağlayacaktır .Aksi  takdirde  Avrupa Birliği nasıl kendi ordusunu kuruyorsa o zaman dünyanın diğer kıtalarındaki bölgelerdeki ülkeler bir araya gelerek bölgesel güvenlik örgütleri kurmaya yöneleceklerdir .  Bu  durumda Türkiye’de  tıpkı soğuk savaş döneminde olduğu gibi İran ile bir araya gelerek Irak, Suriye, Azerbaycan  ve Gürcistan’ın içinde yer alacağı bir   bölgesel güvenlik örgütü olarak yeni CENTO  kuruluşunu gerçekleştirmesinde bölge ve dünya barışı açısından zorunluluk bulunmaktadır . Merkezi alandaki terör ve savaş saldırılarının sona erdirilmesi için böylesine bir bölgesel güvenlik örgütünün bir an önce kurularak devreye girmesi gerekmektedir .
                Küresel hegemonya peşinde koşan büyük devletler  bütün kıtalarda savaşları gündeme getirerek bölge ülkelerini baskı altına almaya çalıştıkları için dünya barışı bu  olumsuz koşullarda  bir türlü gerçekleştirilememektedir .Birleşmiş Milletler en üst uluslararası örgüt olduğu için , bütün uluslararası kuruluşlar ile birlikte Nato’nun da Birleşmiş Milletler ordusu konumunda bu üst kuruluşa bağlı bir statüye kavuşturulması  , dünya barışı açısından zorunlu görünmektedir . Başta Almanya ve Avrupa ülkeleri ABD’nin özel ordusuna dönüştürülmüş olan bir NATO ile güvenliklerini sağlayamayacakları  açıkça ortadadır . NATO bu hali ile daha fazla gidemez ,bu yüzden ya Birleşmiş Milletlere bağlanarak dünya ordusu olacaktır ya ortakların çekilmesiyle birlikte dağıtılacaktır .O zaman da kıtalar üzerinde bölge orduları oluşturularak evrensel barış düzeni oluşturulmaya çalışılacaktır . NATO’yu yönetenler bu yüzden  Birleşmiş Milletler ordusuna yönelmelidirler .
Soru- 3- KAPİTOKRASİ isimli kitabınız ilginç tespitler ile dolu görünüyor . Neden böyle bir kitap yazma gereğini duydunuz ? Şirketler ile devletler arasındaki ilişkileri nasıl açıklıyorsunuz ?
Cevap-3-Kapitokrasi kitabı büyük bir ihtiyaçtan doğmuştur . Sermaye sahibi para babaları  her şeyi satın almaya bayıldıkları için  siyasal partileri ve basın organlarını da satın alabilmekte ve kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri  akıl ve fikirleri  kamuoyu üzerinden halk kitlelerine ve devletlere kabül ettirmeye çalışmaktadırlar . Lenin emperyalizmi , kapitalizmin en üst aşaması  biçiminde tanımlamıştı . Ben de  Kapitokrasi kavramını  küresel emperyalizme dönüşen sermaye düzeninin en üst aşaması olarak  gündeme getiriyorum . Günümüzde  bütün dünya ülkeleri  demokrasi ile  yönetiliyormuş gibi bir görüntü yaratılmaktadır . Demokrasi halk egemenliği  anlamına gelmektedir . Ne var ki , bugün halk kitleleri giderek fakirleşirken  güç kaybederek demokrasinin gereği olan halk egemenliğini kullanamaz hale düşürülmüşlerdir .  Açlık  ve işsizliğe mahkum edilen halk kitlelerinin gerektiği gibi oy kullanarak ülke çıkarlarını koruması artık eskisi gibi mümkün olamamaktadır çünkü patronlar  aşırı  zenginleşerek  ve  her şeyi satın alarak  gerçek egemenliğin sahibi görünümünde  etkin olmaktadırlar . Bugün bütün dünya demokrasileri  aşırı zengin patronların müdahaleleri yüzünden tam anlamıyla bir sermaye egemenliğinin yani Kapitokrasi’nin uydusu haline gelmişlerdir .
                İnsanlık tarihi incelendiği zaman geçmişin   her döneminde çeşitli topluluklar ve devletler arasındaki savaşlar ile  yaşam sürecinin devam ettiği görülmektedir . Eskiden savaşlar ve mücadeleler devletler arasında olurken , şimdi şirketler üzerinden bir egemenlik çekişmesi öne çıkmakta ve bu doğrultuda  küresel emperyalizm bütün dünyaya hakim olmaya çalışmaktadır .Kapitokrasi adını verdiğimiz sermaye egemenliği düzeninde  piyasa üzerinden şirketler büyürken , özelleştirme  görünümü altında devletlerin kendi ekonomilerini yönetme hakları ellerinden alındığı için  devletler küçülmektedir . Tekelleşme süreci içinde büyük şirketler birer deve dönüşerek ekonomi üzerinden devletlere müdahale etmeye başladıkları için  devletler devlet olmaktan çıkmakta , şirketler ise en üst düzeyde kazanç sağlama doğrultusunda devletlerin yaratmış olduğu boşlukları doldurarak  devletlerin yerini almaktadırlar . Şirketler dışa açılarak küreselleştikçe  ulusal olmaktan çıkmakta ve bu nedenle ulus devletler ekonomik tabanlarını ellerinden kaçırınca  yıkılmaya doğru sürüklenmektedirler .
                Küresel sermayenin dünya devleti projesi doğrultusunda  önce ulus devletlerin sayısı 200 den  2000’e çıkacak ve devlet modeli ulus devletten eyalet devletine doğru gelişme gösterecektir . Gelecek yüzyıla kadar bu dönüşüm tamamlandıktan sonra , yirmi beşinci yüzyıla doğru  devletler eyalet modelinden şehir devletine doğru dönüşüm gösterecek ve devlet sayısı 5000 kent  devleti olarak  artacaktır . Devlet sayısı 200 den   önce 2000 e daha sonra da 5000 e çıkarken ,  küresel şirketler arasındaki çekişmeler sonucunda tekelleşme en üst aşamaya gelecek ve  küresel şirketlerin sayısı  5000 den 500 inecektir . Böylece  , 5000 kent devletinde yaşayan 5 milyar insanın gereksinmelerini  500 şirket karşılayacak ve bu yoldan  devletler küçülürken şirketler büyüyerek bütün dünyayı istila edeceklerdir . Dünya ekonomisinin temeli olan kapitalizm böylesine bir süreç içerisinde şirketlerin devletleri  ele geçirerek, bütün egemenliği ellerine  aldığı yeni bir yapılanma dönemine doğru sürüklenecektir . Başta İLLUMİNATİ olmak üzere bütün  küresel güç merkezleri böylesine bir plan doğrultusunda dünya düzenini dönüştürürlerken  , tekelci şirketler aracılığı ile dünya ekonomisini ele geçirerek hem devletlerin hem de  ulusların  egemenlik alanlarını ellerine geçirmektedirler . Ulus devletler ile imparatorlukları yok eden  kapitalistler, şimdi de eyaletler yaratarak ulus devletleri yok etmenin peşine düşmektedirler . Tarikatlar aracılığı ile de milletleri ortadan kaldırmaktadırlar . Yarın da şehir devletleri yaratarak insanlığı iyice bölmeye ve bu yoldan bir avuç zenginin küresel şirketler  aracılığı ile dünyaya egemen olabilmesinin önünü açmaktadırlar.
Soru-4-Türkiye’de ulus devleti tehdit eden  konular nelerdir ? Bugün gelinen aşamada  sıkıntılar nelerdir ve Türkiye  bu konuda neler yapmalıdır ?
Cevap-4-Türkiye Cumhuriyeti batı emperyalizminin çok uluslu Osmanlı İmparatorluğunu yıkması nedeniyle merkezi coğrafya da kurulmuş olan  Avrupa tipi bir ulus devlet  modeline dayanmaktadır . Avrupa kıtası küreselleşme döneminde hem bir bölgesel devlete dönüştürülmeye çalışılmakta  ama aynı zamanda Katalanya örneğinde olduğu gibi  on beş yeni devletin  bağımsız olarak ortaya çıkması gündemdedir . Avrupa ulus devletlerin beşiği olarak kendi içinde ulus devletler barındırırken  hem  ulus üstü bölgesel devlete hem de ulus altı eyalet devletlerine doğru bir gelişim seyri izlemekte ve bu yüzden de ciddi bir gelecek belirsizliği içine düşmektedir . Avrupa tipi bir ulus devlet olarak Avrupa kıtasının yanı başında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti , Avrupa kıtasında yaşanmakta olan eyalet devletleri oluşumu ile birlikte bölgesel yapılanma zorunluluğu arasında  sıkışıp kalmıştır .
                Küreselleşme döneminde kapitalist emperyalizm  yeni eyalet devletler oluşumuna destek  çıkarak ulus devletlerin varlığını açıkça tehdit ettiği için  Türkiye de diğer ulus devletler gibi  ciddi bir parçalanma tehdidi altında bulunmaktadır . Küresel emperyalizm ve  Siyonizm ortaklığı  merkezi coğrafyaya bölünmeyi bir kader olarak dayattığı için , eski Osmanlı hinterlandında yer alan bütün  ulus devletler parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadırlar . Irak üçe bölünürken , Suriye beş parçaya ayrılmakta , Arabistan  beş ayrı devlete bölünürken İran  da beş parçaya ayrılmak istenmektedir . Fiilen üçe bölünen Libya’dan çekilen bir çizgi  Pakistan’a da ulaşmakta ve bu ülkenin de üç ayrı  eyalet devletine dönüştürülmesini gündeme getirmektedir . Türkiye’nin bölgedeki bütün komşuları bölünmeye mahkum edilirken , bir bölge ülkesi olarak Türkiye’yi de benzeri bir kader beklemekte ve  coğrafi bölgeler esas alınarak  ,Türklerin anavatanı da yedi sekiz parçaya bölünmek istenmektedir . Bu doğrultuda emperyalizm destekli güney doğu oluşumuna benzer yeni oluşumlar Türkiye devletinin bütün coğrafi bölgelerinde gündeme getirilmeye çalışılmaktadır . Alt kimlikçilik bu doğrultuda hortlatılırken , yerel  yönetimcilik ülkenin her yerinde öne çıkartılarak, ulusal ve üniter devlet modeli  ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır .
                Türkiye’nin batılı dostları kendi birlik ve bütünlüklerini korurken Türkiye’nin parçalanması doğrultudaki  bölücü gelişmeleri açıktan desteklemişler ve böylece  her zamanki çifte standartlı tutumlarına devam etmişlerdir . İngiltere İskoçya’yı , Almanya Bavyera’yı , Fransa  Korsika’yı ,İspanya Katalanya’yı  , İtalya  Lombardiya’yı  , ABD   Kalifoniya’yı ve Teksas’ı  bırakmazken , hepsi birlikte Türkiye’ye çullanarak güneydoğu bölgesinde yeni bir etnik devlet kurulabilmesi doğrultusunda  hem siyasal gelişmeleri, hem de  anarşi ve terör hareketlerini desteklemişlerdir . Batı sermayesine teslim olmuş iş adamı derneklerinin   Türk devletinden olan istekleri ile bölücü etnik terör örgütünün Türk devletinden taleplerinin aynı olduğu görüldüğünde , Türkiye Cumhuriyetinin çok büyük bir komplo ile karşı karşıya   bırakıldığı görülmüştür . Bugün gelinen noktada Türkiye kendisi gibi ulus devlet olan ülkeler gibi bölünme ve dağılma tehdidi ile karşı karşıyadır . Küresel tekelci şirketlerin dümen suyundaki batılı devletler  batının dışında kalan bütün ulus devletlerin parçalanmasına giden gelişmeleri desteklemekte  ama  kendileri için benzer bir gelişme modeline şiddetle karşı çıkmaktadırlar . Türkiye Cumhuriyeti bu aşamada kendisi gibi ulus devlet olan komşuları ile bir araya gelerek  bölgesel güvenlik örgütü oluşturmak ve evrensel düzeyde ulus devletlerin bir araya gelerek  yeni bir Birleşmiş Milletler yapılanmasının çatısı altında, ulus devletlere sağlanan  hukuksal koruma sistemlerini geliştirmek durumundadır .   Küresel şirketlerin oluşturduğu Dünya Ticaret Örgütüne karşı ulus devletler de bir araya gelerek acilen  bir ulusal enternasyonel  oluşturmalıdırlar.
Soru-5-Dünyanın merkezi konumundaki Orta Doğu bugün yangın yerine dönüşmüş durumdadır . Bu doğrultuda Türkiye’yi ne gibi tehlikeler beklemektedir . ?
Cevap-5- Orta Doğu’da tarihten gelen bütün sorunlar bugün de vardır ve giderek büyüyerek geleceğe doğru uzanmaktadırlar . Ne var ki ,bu bölgenin en büyük sorunu İsrail sorunudur .İki bin yıl önce Roma imparatorluğunun yıkmış olduğu din devleti yeniden merkezi coğrafyanın tam ortasında kurulurken , tarihin intikamının alınacağı hasım olarak Roma devleti ortada olmadığı için , işgal edilen bölgenin eski ahalisi olan Filistinliler’den  iki bin yıl öncesinin yıkılımının intikamı alınmaya çalışılmaktadır . Suçlu Romalıların bugünkü mirasçısı olarak İtalyanlar dururken , bin yıldır orada yaşamakta olan suçsuz Filistinlilerin baskı ve işgal altında tutulmaları çok büyük bir haksızlığa yol açmakta ve uluslararası kamuoyu tarafından böylesine haksız bir işgal  her yerde tartışma konusu olmaktadır .   Tarihte iki kez kurulmuş olan İsrail yirminci yüzyılda üçüncü kez kurulmuştur . Siyonist devletin kurucuları iki kez yıkılan devletlerinin başına gelenlerden     ders aldıkları için üçüncü kez yıkılmamak üzere hem emperyal hem de Siyonist komplolar hazırlayarak , bir an önce Büyük İsrail  İmparatorluğu ya da federasyonu oluşturabilmenin çabası içindedir . ABD’yi bu doğrultuda Siyonist lobiler üzerinden kullanan  İsrail devleti , bölgeye Bekaa vadisi üzerinden terörü ve de  Kurtlar vadisi üzerinden de  savaş senaryolarını Holywood destekli bir biçimde getirmiştir .
                 Tarih ve jeopolitik kitapları İslam dünyasının tam ortasında küçük bir İsrail devletinin sonsuza kadar yaşayamayacağını ve bu nedenle bir an önce Büyük İsrail devletinin kurulması gerektiğini   açıkça yazmaktadırlar . Birinci İsrail’i bir Mezopotamya gücü olarak Babil Krallığı , ikinci İsrail’i ise bir Avrupa gücü olarak Roma İmparatorluğunun yıkmış olduğu hatırlanırsa , bugünkü üçüncü İsrail’in  Mezopotamya’dan gelebilecek tehlikeye karşı ikinci İsrail olarak Kürdistan ile kendini güvence altına almaya çalıştığını ,Avrupa Birliğinden Roma İmparatorluğu benzeri bir saldırının gelmesi ihtimaline karşı bölgedeki üçüncü İsrail devletini de Kıbrıs adası üzerinde  inşa etmeye çalıştığı görülmektedir .Böylesine bir strateji Kuzey Irak ve Suriye ile Kuzey Kıbrıs üzerinden Türkiye Cumhuriyetini dolaylı olarak tehdit etmektedir . Bu nedenle Orta Doğu bölgesindeki bütün gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğunun merkezi toprakları üzerinde kurulmuş  olan Türkiye Cumhuriyetini tehdit ettiği söylenebilir . Irak ve  Suriye gibi komşu ülkelerde yıllardır yaşanmakta olan emperyalist haksız savaş gelişmeleri  bu bölgenin sınır komşusu olan Türk devletini de geleceğe dönük bir çok tehdit ile karşı karşıya getirmektedir .
                Batı emperyalizmi ve Siyonizm ortaklığı merkezi alana egemen olabilmek üzere , bütün bölge devletlerini eyaletlere bölerek , eyaletler üzerinden bir bölgeselleşmeyi var olan devlet yapılarının üzerine dayatmaktadır . Siyonizm Büyük İsrail peşinde koşarken , Atlantik emperyyalizmi  de       Büyük Orta Doğu planı doğrultusunda    bir arayış içerisine girişmiştir . Bölgeye  birinci dünya savaşı                                             öncesi gelmiş bulunan  İngiltere’nin  Yakın Doğu Konfederasyonu planı ise  en az ABD ve  İsrail’in planları kadar gerçekleşme süreci içine girmiştir . Her üç program da merkezi alana  yeni bir düzen vermek üzere hazırlanmış ve  bu doğrultuda gerçeklik kazanma durumu  dışarıdan zorlanmıştır . Bu tür planlar bölge ülkelerini doğrudan tehdit ettiği gibi  aralarındaki çekişmeler  yüzünden de terör ve savaş zorlamalarını  orta dünya denilen merkezi alandan eksik etmemiştir .  Bu yüzden Orta Doğu bölgesi yangın yerine dönmüştür .  Merkezi bölgeyi ele geçirmek isteyen batılı emperyalistler ile birlikte Siyonistler de   yarışa kalkışınca  her türlü savaş senaryosunun bu alanda gerçekleşme şansı kazandığı görülmüştür . Türkiye’nin bir bölge devleti olarak  komşu ülkeler ile bir büyük birlikteliği bölgesel yapılanma planı doğrultusunda  terör ve savaşa karşı geliştirmesi gerekmektedir . Barış için Merkezi Devletler Birliği adı altında  komşu devletler  tehditlere karşı bölgesel bir  birlik kurmalıdır .              
 

Son Güncelleme: 30.11.2017 21:42
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.