CEMAATSAVAR HASAN MOR' DAN; YAVUZ ATAR-GILLER SAPTAMALARI

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOMUTU EŞLİĞİNDE FETÖ SERENCAMI YA DA FETÖ’NÜN RESÜREKSİYONUNA DAİR ( I )

CEMAATSAVAR HASAN MOR' DAN; YAVUZ ATAR-GILLER SAPTAMALARI

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOMUTU EŞLİĞİNDE FETÖ SERENCAMI YA DA FETÖ’NÜN RESÜREKSİYONUNA DAİR ( I )

Mehmet Gültekin DuruşGazetesi
Mehmet Gültekin DuruşGazetesi
01 Eylül 2017 Cuma 00:37
CEMAATSAVAR HASAN MOR' DAN;  YAVUZ ATAR-GILLER SAPTAMALARI

Arkasında ABD NeoCon’larının bulunduğundan şüphe olmayan 28 Şubatçıların, kronik krizli Türk Siyasal Sistemini hepten hercümerç etmesinin ardından Kasım 2002 seçimlerini AKP kazanmış ve şeklen iktidar olmuştu.

Ama AKP iktidarı, esasında iktidara pamuk ipliği ile bağlı vaziyetteydi. 

Her ne kadar ABD, İkinci Dünya Savaşı sonlarından bu yana jeopolitik, jeostratejik, iktisadi ve hatta kültürel kilit bir kavşakta yer alan Türkiye’yi kontrol altında tutma projesinin kadim yerel taşeron partnerleri ile en son “28 Şubat Denemesinin” ardından, Brzezinski’nin “İslam toplumlarında ortaya çıkmış bulunan engellenmesi imkansız kitlesel politik İslami uyanış hareketleri karşısında, ABD’nin geleneksel asker-bürokrat-aydın-siyasetçi sadık elitler marifetiyle artık “bu işi” eskiden olduğu gibi yürütmesinin imkansız hale geldiği; bu durumda İslami hareketlere cepheden karşı çıkmak yerine, yanlarında yer alıp onların istenmeyen istikametlere savrulmalarının engellenmesi ve ABD proje ve çıkarları istikametinde sevk ve idare edilmelerinin, gelinen nokta itibariyle en akıllıca konsept olacağı” şeklindeki telkinlerine nihayet kulak vermesi neticesinde AKP ve Cemaati destekliyor olsa da; bu radikal paradigma değişimi ciddi intibak sorunları çıkarmakta ve ülkede çalkantılara sebebiyet vermekteydi.

Başta CHP, Türk Silahlı Kuvvetleri ve bir kısım sağ elitler gelmek üzere müesses düzenin oligarkları, AKP iktidarına muazzam bir direnç göstermekteydiler. Cumhuriyet Mitingleri, darbe hazırlıkları, “genç subaylar rahatsız” nev’inden örtülü ve açık bir yığın tehdit uç vermekteydi.

Müesses Düzenin elit aktörlerinin bu dirençleri, 28 Şubat sürecinde de olduğu gibi, esasında İslamcılardan yana meyleden milli iradeye, demokrasi ve hukuk düzenine karşı bir başkaldırı ve her ne pahasına olursa olsun Türkiye’de iktidar ve kontrolü elden bırakmama kadim reflekslerinin somut bir tezahürü mahiyetindeydi. 

Müesses Düzenin oligarşik elitleri, global efendileri ABD’nin yeni paradigma gereği Türkiye’de partner değiştirerek kendilerinin İslamcılarla ikame edildiğinin dahi farkına varamayacak kadar analitik bakış ve vizyondan mahrumdular. Zira bunlar o zamana kadar açık ve/veya örtülü bir şekilde ve çok yönlü mekanizma ve kurumlar marifetiyle ülkeyi ABD nüfuz alanı içerisinde tutan taşeronlar konumunda idiler. Çok partili siyasal hayatta da, sistemin ABD rotası ve nüfuz alanında tutulması hususunda özel misyona sahip olduklarından, 1960 İhtilali, 1980 Darbesi ve en son 28 Şubat Sürecinde olduğu üzere, seçimlerle gelen iktidarın Türkiye’yi ABD nüfuz alanından çıkarma ihtimalinin belirmesi durumlarında, ABD atraksiyonları çerçevesinde harekete geçerek ülkeyi “ABD Rotası ve Nüfuz Alanına” sabitleyerek sadece taşeronluk yapmaktaydılar.

Müesses Düzen Elitlerinin bu analitik perspektif fukaralığı ve düşünce sefaleti, ABD Taşeronluğu dışında, kendilerine ait konsept veya özgün projelerle ortaya çıkıp, rekabetçi bir siyasal sürecin eşit aktörleri olarak iktidar yarışına katılarak milli iradenin hakemliğine başvurma cesaret ve yeteneği geliştirmelerine engel olmuştur.

Bundan dolayı 2000’li yıllarda AKP iktidarına karşı hak edilmemiş konum, statü ve zenginliklerini koruma refleksi ile ABD desteksiz geliştirdikleri darbe, müdahale vs. girişimleri sürekli akim kalmıştır. Zira ABD’nin, yeni paradigma gereği Türkiye’de yerel partner değiştirme konsepti çerçevesinde “kuvözden” atıldıklarından dahi haberleri olmadığından her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırmışlardır. 

AKP ve koalisyon ortağı Cemaat, ABD’nin de aktif desteği ile müesses düzenin kadim geleneksel iktidar elitini tasfiyeye girişmişlerdir. Koalisyonun AKP kanadı, esasen fazla nitelikli olmayan, oldukça heterojen birikimsiz bir kitle durumunda olduğundan, görece daha iyi eğitimli, yetenekli, homojen ve organize Cemaat kanadı, tasfiye işini ABD himayesinde esasen tek başına üslenmiştir. Bu rol paylaşımında şekli iktidar AKP’ye ise, mahir tasfiye ekibi “ne isterse vermek” ve Cemaatçilerin önlerini açmakla iktifa etmek durumunda kalmıştır.

Türkiye’de ABD’nin yeni yerel partnerlerinden İslamcı koalisyon iktidarının AKP kanadı, her ne kadar “Milli Görüş gömleğini çıkardığını” deklare ederek, Brzezinski’nin vaaz ettiği istikamette “işbirliğine elverişli yerel bir partner” olduğunu ihsas ettirip Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığını uhdesine almış gibi görünse de; Tezkere Krizi, One Minute, Mavi Marmara, Çin ile Füze Projesi, İran’ın Nükleer Oylaması ve buna eşlik eden çok sayıdaki siyasal diskurlar sonucu, ABD açısından “şirazeden çıkarak” tedricen gözden düşmeleri “fiyaskosu”ile sonuçlanmıştır.

Arap Baharı şeklinde kendini gösteren “Brzezinski Teorisinin” laboratuvarda elde edilen verileri, sahada reelin zımparasına dayanıklılık tezahürlerinin hiç de iç açıcı olmadığını göstermekteydi. Bu sebeple ABD, projeyi mecburen revize ederek, İslamcı Koalisyonun AKP kanadını tasfiye edip Cemaati tek başına yerel partner olarak bırakmaya yöneldi. 

Böylece 17/25 Aralık 2013 ve 15 Temmuz 2016 operasyonları sahnelenerek, Türkiye bugünlere getirildi.

Bu bağlam ve aslında badirede bütün bu olup bitenlerin aynı zamanda bireysel düzeyde de ciddi mağdurlarından olan şahsımın bazı anekdotlarını zikretmek açıklayıcı olacaktır:

Tam olarak İslamcı Koalisyonun Cemaat kanadının, başta 28 Şubatçılar gelmek üzere “kurunun yanına yığınla yaşı da katarak” oldukça sistematik bir şekilde gelecekteki “tek başlarına iktidarları” açısından “tam steril bir ortam oluşturma” amacına yönelik NeoCon/MOSSAD güdümünde eski müesses düzenin aktörlerini tasfiyeye giriştikleri bir dönemde, Tezsiz Yüksek Lisans dersimde, ekseriyeti subay, hakim ve savcılardan müteşekkil öğrencilerime: 

“Türk sistemi kronik yapısal bir ‘yönetilememe krizi’ ile maluldür. Bu sistemin temel karakteristiği, kapalı, oligarşik totaliter despotik bir seçkinler sınıfının hak edilmemiş güç, statü ve zenginliklerini koruma saikiyle ülkeye tek başlarına hakim olmayı sürdürmek ve kendilerinin bu ayrıcalıklı konumlarını etkileyebilecek açık rekabetçi bir ekonomik ve siyasal sisteme her ne pahasına olursa olsun asla müsaade etmemektir. Şimdilerde her ne kadar ülkenin ufuklarını karartan bu oligarşik aktörler tasfiye ediliyor gibi görünse de, bu tasfiye sürecinin başat aktörlerine bakılırsa, ESASINDA SİSTEMDE BİR NİTELİK DEĞİŞİMİNDEN ÇOK DAHA ZİYADE, AYNI KAPALI, TOTALİTER, DESPOTİK SİSTEMİN YÜRÜTÜCÜ AKTÖRLERİNİN SADECE BAŞKA BİR OLİGARŞİK ELİT AKTÖRLER SINIFI İLE (CEMAAT) İKAME EDİLMESİDİR OLUP BİTENLER; boşuna umut ve hevese kapılmayalım. Yine ‘alavere dalavere Yörük Hasan nöbete!!!’ olacaktır” tespitini yapmıştım. O dönemlerdeki öğrencilerim buna şahittir.

Peki bu sonuca nasıl ulaşmıştım???

Aslında bu, pek de zor olmamıştı. Şöyle ki:

Türkiye’de Kasım 2002 seçimleri ile gerçekleşen iktidar değişimi ile hemen hemen eş zamanlı olarak Selçuk Üniversitesi’nde de rektörlük seçimleri ile birlikte bir yönetim değişimi gerçekleşmişti. 

Hiçbir akademik vizyona sahip olmayan, herhangi bir dünya görüşü de bulunmayan Süleyman OKUDAN rektör adayı idi. Bazı aklı evvel müneccimler tarafından “bin yıl devam edeceği” iddia edilen 28 Şubat Süreci’nin “ruh iklimi” ve ülke ve milleti zehirleyici atmosferi henüz devam etmekteydi.

MHP’nin de desteği ile tipik bir ‘tek parti bürokratı’ olan Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı seçilmişti.

YÖK başkanı da 28 Şubatçı güruhun üniversiteleri zapt-ı rapt altında tutmaya memur Kemal Gürüz’ün ardından Erdoğan Teziç olmuştu.

Rektör adayı Süleyman Okudan’ın TEK düşüncesi, derdi, tasası, hedefi, dünya görüşü, akademik perspektifi ve hatta varlık sebebi vardı: REKTÖR OLMAK…

Dolayısıyla Süleyman Okudan, rektör olabilmek için HER ŞEYİ, AMA HER ŞEYİ YAPMAYA HAZIR VE RAZIDIR. Zira, müesses düzenin oligarg terkibinin kuluçka makinesi durumundaki üniversiteler, YÖK çatısı altında organize edilmiş olup, bu düzende rektörler üniversitelerin kralı durumundadırlar. Üniversitede rektör kadiri mutlaktır. Devasa parasal imkan ve manevra alanları da cabası.(AKP, 2007’de “Kendi YÖK Başkanını” atama kudretine erişinceye kadar, çok haklı ve yerinde bir şekilde YÖK Sistemini sürekli eleştirmiş ve sayısız kanun taslağı çalışması yapmıştır. Ne zaman ki, bu sistemin başına kendi adamını atayabildi, bu tarihten itibaren AKP’nin bir “YÖK MESELESİ” de kalmamıştır artık(!!!). Neyse AKP’nin bu “klasiğini” bir tarafa bırakarak tekrar bizim üniversiteye dönelim…)

Süleyman Okudan, “tamamen baştan çıkarıcı” böyle bir makam için nerdeyse “canını dahi vermeye hazır” bir intiba uyandırmaktaydı. Rektörlük seçim çalışmaları kapsamında, başkaca arkadaşlar da olduğu halde ilk görüşmemizde Okudan’ın bu halini teşhis etmiş ve “hocam ne bu hal, değer mi?” diye sormuştum. Kendisi “sen hiç seçim kaybettin mi?” şeklinde meseleyi tevil etmeye çalışmıştı.

Okudan’ın rektörlük için canını dahi vermeye hazır o psikolojisi, rektör olduktan sonra hem üniversiteyi ve hem de bizzat kendisini bitirme noktasına getirmiştir ne yazık ki…

Aslında Okudan’ın işi hiç de kolay değildi. Zira, Sol İdeolojinin “S”sinden dahi haberdar olmadığı halde, her nasılsa ve nedense kendisini “Solcu” olarak sunmuştu. Oy’una talip olduğu akademisyenler kitlesi ise, Ülkücüsünden, Milli Görüşçüsüne; Fethullahçısından, Hizbullahçısına kadar en genel anlamda Sağın bütün fraksiyonları ile dolu idi.

Bitmedi; nihai seçme/atama mercileri olan YÖK ve Cumhurbaşkanlığı da Sol-Kemalist-28 Şubatçılarla dolu idi.

Lakin, gerçekte hiçbir dünya görüşü, siyasi fikri ve taviz veremeyeceği ilkesi bulunmayan Okudan, rektörlük yolundaki bu esaslı çelişki ve çıkmazları aşabilecek sihirli bir formüle sahipti: Herkese mutlu olabileceği bir “mavi boncuk” sunmak…

Bir yandan; YÖK, Cumhurbaşkanı ve Askerlere yoğun bir şekilde tükettiği akışkan tekel mamulleri yönüne sürekli daha bir vurgu yapıp sivrilterek ”Benim binbaşı arkadaşım bilmem kimin babasının cenaze namazı dışında, daha namaz kılmışlığım yoktur” mavi boncuğunu dağıtırken; diğer yandan da oy istediği sözde Sağcı-Ülkücü-Muhafazakar-Mukaddesatçılara da, envai makam ve koltuklar vadedip, “Ben aslı Konyalı Hoca Hüseyin’in torunuyum” demek suretiyle maddi ve manevi açıdan bu akademisyen güruhuna da bir kucak mavi boncuk serpmekteydi.

Esasında, Okudan’ın rektörlük yolculuğundaki iki dikenli yolun da, niteliksel olarak Okudan’dan fazlaca bir farkları bulunmamaktaydı. Bir taraf, bir kişinin rektör olabilmesi için, bolca içki içme ve alnını secdeye götürmemeyi, gerekli ve yeterli şart olarak görürken; diğer taraf da, kamu güç ve kaynaklarının talanına kendilerini ortak edip, “Hoca Hüseyin’in Torunu” olmayı gerekli ve yeterli şart saymaktaydı.

Bir akademik kurumun başında olabilmenin gerektirdiği nitelik ve liyakat şartlarını hiçbir kesim tınmamaktaydı. Zaten Türkiye’nin kronik yapısal krizli sistemi, liyakat ve işin gerektirdiği teknik-objektif nitelik ve şartları (ehliyet) bir tarafa bırakıp, iş ile hiçbir ilgisi olmayan esasen kişilerin özel alanlarında kalması gereken durumları temel kriter haline getirip kişisel münasebetlerdeki yakınlık düzeyinden yola çıkarak tasarruflarda bulunmak suretiyle kamu kurum ve kaynaklarını imha edici bir şekilde karşılıklı olarak birbirlerini besleyip üreten bir sarmal değil miydi?

Toplumun bütün kesimlerinin imkan, potansiyel, katkı ve birikimlerini ortak zeminimizin inşa ve tahkimine katmak suretiyle barış, güven ve refah içerisinde birlikte yaşayıp yükselmemiz için, Dindar, Dinsiz, Sağcı, Muhafazakar, Atatürkçü, Ulusalcı, Solcu, Kemalist olmanın hiçbir kamu müeyyide veya mükafatına konu olamayacağı basit sağduyu düzeyine ulaşmamız için daha ne gerekmektedir?

Konuya dönersek, Süleyman Okudan bu minval üzere Kasım 2003 rektörlük seçimlerinde en çok oyu alan rektör adayı oldu ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından da rektör olarak ataması yapıldı. 

Neticede Okudan’ı, Milli Görüşçüler, Hizbullahçılar, bazı Ülkücüler, Solcular ve Fethullahçılar, oylarıyla desteklerken, yerel Konya basın ve televizyonları da Okudan’ın rektör seçilmesi ve atanması için bütün güçleri ile arkasında durup en çok oy alan rektör adayı olmasını sağladılar. O zamanki 28 Şubatçı YÖK de destekledi Okudan’ı. Cumhurbaşkanı Sezer de atamasını yaptı ve Süleyman Okudan Selçuk Üniversitesinin rektörü oldu.

Böylece Selçuk Üniversitesi bakımından bir yıkım dönemi başlamış oldu. Okudan’ı destekleyen Milli Görüşçüler, Hizbullahçılar, Ülkücüler, Solcular sadece bireysel şahsi makam ve çıkarları peşinde koşarak bazı imkan ve makamlar elde etmekle yetinirlerken; Fethullahçılar, oldukça organize, sistematik, stratejik ve profesyonel bir şekilde Cemaat hedefleri istikametinde atraksiyonlar geliştirme yolunu seçtiler. 

Okudan’a üniversiteyi tamamen ele geçirmeye yönelik kritik stratejik atamalar yaptırdılar. Bu bağlamda Hukuk Fakültesi, FETÖ’nün üniversiteyi tamamen ele geçirme projesinde pilot bir konumda olmuştur.

Üniversite Genel Sekreteri, Hukuk Müşaviri, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Hukuk Fakültesi Dekanlığı, Dekan Yardımcılıkları, Kamu Hukuku ve Özel Hukuk Bölüm Başkanlıkları, Selçuk Üniversitesi Vakfı Müdürlüğü, Adalet Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü, İletişim Fakültesi Dekanlığı münhasıran FETÖ’nün Üniversite ve Adliye hakimiyeti için oluşturulmuş olduğu değerlendirilen ve stratejik bir çatı örgüt mahiyetinde bulunan, ilk önce anonim şirket şeklinde kurulan, MİMOZA BASIM, YAYIN VE DAĞITIMCILIK LTD.ŞTİ. mensuplarınca ilk etapta ele geçirilerek FETÖ’nün emrine amade kılınan önemli stratejik mevkiler olmuştur.

Bu suretle Hukuk Fakültesinde bir öğretim üyesi olarak, Cemaatin Selçuk Üniversitesini peyderpey nasıl ele geçirip istila ederek fiilen nasıl bir FETÖ ÜNİVERSİTESİ haline getirdiğini yakından gözlemleme, şahit olma ve hatta sıkıntılarını bizatihi tecrübe etmek durumunda kaldım.

Kamu gücü ve imkanlarını ele geçirmezden önce oldukça ılımlı, uyumlu ve mülayim olan Cemaat mensupları ile sonradan ayartma “Cemaat Yeniçerisi” insanların, nasıl hak, hukuk, kanun, kural tanımaz, düzenbaz, entrikacı ve komplocu militan birer canavar kesildiklerini, bizzat kendi şahsıma karşı giriştikleri linç hamleleri ile yaşayarak müşahede ettim.

Bundan dolayıdır ki, 2003’lerden itibaren İslamcı koalisyon döneminde özellikle 2000’li yılların sonlarına doğru başlayan, Cemaatin müstakbel hedefleri için engel olarak gördüğü Hanefi Avcı gibi sivil bürokratlar ve diğer yetişmiş vatan evladı kıymetli subayları da sistematik olarak aralarına katarak, en son 28 Şubat Sürecinde yine milli irade gaspçılıklarını göstermiş bulunan Müesses Düzenin oligarşik elitlerini tasfiye ediyor görüntülerinin ardındaki gerçeğin, “esasında Müesses Düzenin kapalı, totaliter, despotik, anti demokratik karakterinde bir nitelik değişiminden çok daha ziyade, bu sistemin yürütücü aktörlerinin sadece başka bir oligarşik elit aktörler sınıfı ile ikame edilmekte olduğu” şeklinde tespitler yapmaktaydım. 

Tekrar vurgulamak gerekir ki, bu tespiti yaparken temel hareket noktam, çalıştığım fakülte ve üniversitede gerçekleştirilen “FETÖ İstilasını” yakinen görüp yaşamış olmamdır.

Bu istila sürecinde ben, FETÖ’nün yol, yöntem, taktik ve stratejileri dahil temel karakteristikleri, zihniyet ve davranış modalitesini çoğu kere muhatap ve mağduru olarak bizzat yaşayarak tanıdım.

Öyle ki, FETÖ istilası döneminde fakülte tarihinde ceza soruşturması geçiren iki akademisyenden biri olduğum gibi, bu “başarımı” (!!!) 15 Temmuz Darbe teşebbüsü sonrasında, FETÖ üyeliğinden yargılanan Mehmet AYAN’a bir sosyal medya paylaşımımda FETÖ’cü dediğim için bir ceza soruşturması ile irtibatlı olarak “açığa da alınmak” suretiyle “egale” (???) ettim. 

Tabiatıyla 15 Temmuz sonrası, Türkiye yeni bir yol ayırımına gelmiştir ve FETÖ kurumlardan tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Ancak gelinen noktada, genel gidişata bakınca asla iyimser olamıyorum ve hatta gidişata dair çok ciddi endişelerim var. 

Şöyle ki:

1-Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN dışında, FETÖ ile sahici bir şekilde mücadele eden, bu soruna konunun gerektirdiği önem ve ciddiyetle eğilen nerdeyse yok gibidir. Oysa mesele tek başına Cumhurbaşkanı’nın yürütemeyeceği kadar büyük ve ülke sathına mikro seviyede yayılmıştır. Öyle ki, kamu kurumlarında 400.000 kişinin FETÖ ile irtibat yahut iltisaklı olduğu yazılmaktadır (www.feto-pdy.com). 

2-Yukarıda işaret edilen “İslamcı Koalisyon” iktidarı döneminde, AKP’li politikacı ve bürokratlarla FETÖ/PDY mensupları arasında öyle bir iç içe geçme ve girift ilişkiler ağı gerçekleşmiş olmalı ki, artık bunların ayıklanması ve/veya birbirlerinden ayrılabilmeleri Siyam ikizlerinin birbirinden ayrılmasına benzer bir güçlük arz etmektedir.

3-Bu beraberlik döneminde, oldukça organize, sistematik, hesaplı ve stratejik hareket eden Cemaat, öncesinden Milli Görüşçü, Nakşi, Hizbullahçı, Ülkücü vs. farklı mensubiyetleri olan çok sayıda akademisyeni, hemen her birinin kişisel eğilim ve zafiyetleri ve nasıl kafeslenebilecekleri titizlikle tek tek belirlenerek elde edilen bu veriler üzerinden giderek ayartıp devşirerek, sistematik bir şekilde eski bilinen kimliklerini kamuflaj olarak kullanmak suretiyle oldukça önemli ve kritik görev ve konumlara gelmelerini sağlamış ve Cemaatin akademia hakimiyeti doğrultusunda oldukça etkili bir şekilde kullanmıştır.

Cemaatin başlangıçta, Cemaat mensubu olduğu herkesçe bilinen kendi mensubu akademisyenleri (Örneğin Sami KARAHAN gibi) görünüşte geri planda tutup; ayartıp devşirmiş olduğu akademisyenleri (Yavuz ATAR, Mehmet AYAN, Mustafa AVCI, Ramazan YILDIRIM, Abdullah TOPÇUOĞLU vs. gibi) ise oldukça sistematik bir şekilde sahaya sürüp efektif bir şekilde operasyonel olarak kullanma taktiğini izlemiştir.

“FETÖ YENİÇERİLERİ” olarak tanımlanabilecek olan bu akademisyenler, eski kimlik ve mensubiyetlerinin kamuflajları altında “KLASİK FETÖCÜLERDEN” çok daha etkin ve azimli bir şekilde, bulundukları konum, sahip oldukları kamu güç ve imkanlarını ülke sathındaki FETÖ YAPILANMASINA amade etmişlerdir ve halen de etmektedirler.

MESELA SELÇUK ÜNİVERSİTESİNDE BENİM YAKINDAN TANIYIP MUAZZAM “FETÖ HİZMETLERİNİ” BARİZ BİR ŞEKİLDE GÖZLEMLEDİĞİM AKADEMİSYENLER:

- Süleyman OKUDAN;

- Yavuz ATAR;

-- Mustafa AVCI; 

-- Abdullah TOPÇUOĞLU ve Enturajı;

- Mustafa DEMİRCİ ve bunun gibi daha onlarca ve hatta belki de yüzlerce akademisyendir.

Öyle ki, bunlardan bazıları, ironik bir şekilde “FETÖ yeniçerilerinin”, “konvansiyonel FETÖ’cü” olmadığına şahitlik etmekte beis görmemektedirler.

4-Bugün gelinen noktada, “Klasik FETÖCÜLERİN” büyük ölçüde enterne edildiklerinden dolayı artık doğrudan bir tehdit olmaktan çıktıkları ve fakat yukarıda 3. paragrafta dile getirilen, öncesinde farklı kimlik ve mensubiyetlere sahip olup da, Cemaat tarafından tamamen stratejik bir planlama ve tercih gereği bizatihi sistematik olarak ayartılıp devşirilmiş olan “FETÖ YENİÇERİLERİNİN” halen bürokrasi ve akademik dünyada önemli konumlarda bulunmaya devam ediyor oluşları, ülke ve milletin geleceği bakımından hayati bir tehdit oluşturmaktadır. 

5- SUMMA SUMARUM:

a)Cumhurbaşkanı Erdoğan dışında FETÖ mücadelesinin “dostlar alışverişte görsün” kavlinden ve “mış gibi” yapılıyor oluşu; 

b)Yukarıda belirtilen çoğu iktidar partisi mensupları ve yüksek bürokrasideki “FETÖ İÇİÇELİĞİNE”karşı etkin bir konseptle nüfuz edilip kabul edilebilir bir “YÖNETİLEBİLİRLİK ZEMİNİNE” oturtulamaması;

c) EN ÖNEMLİSİ DE, “FETÖ YENİÇERİLERİ” OLGUSUNUN TAM OLARAK TEŞHİS EDİLEREK ENTERNE EDİLEMEDİĞİNDEN, bunların halen kritik önemlilikteki görev ve konumlarını koruyor olmaları;

HUSUSLARI BİRLİKTE MÜTALAA EDİLDİĞİNDE, BUGÜN ÜLKE HALEN “VAROLUŞSAL TEHDİTLERE AÇIK HALDE” VE KRTİK BİR EŞİKTE VE KAVŞAK NOKTASINDA DURMAKTADIR.

EN SOMUT HAYATİ TEHDİT İSE, “FETÖ YENİÇERİLERİ” ve/veya “FETÖ İÇİÇELİĞİNDE” olan unsurların, “KLASİK FETÖ/PDY” ile İKAME OLMALARI REEL RİSKİDİR.

Durum çok kritiktir; milletçe uyanık olma zamanıdır; Allah milletimizi bu vicdansız hainlerin (süregelen) zulmünden muhafaza eylesin, hususiyetle bu yapıyı çözüp ayıklamakta asli vazife ifa eden Emniyet Güçlerimize, Hakim ve Savcılarımıza, bilumum Adliye Teşkilatımıza, güç versin, kalemlerini kılıçtan keskin kılsın…

Bu mücadelenin en nihayetinde Türk Milleti nezdinde, hilal ve haç ile simgelenen kadim bir medeniyet mücadelesinin asri bir tezahürü olup milletimizin bir “varoluş meselesi” olduğu şuur ve idrakindeyiz.

Yrd.Doc.Dr. Hasan MOR

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.