İzmir 22°
kısa süreli hafif yoğunluklu yağmur

Tahtacılarda halk inanmaları

Tahtacılar’da çeşitli hastalıklar veya doğaüstü güçlerle ilgili yakınmalara karşı yapılan, genel olarak halk arasında “Tılsım, Hurafe, Sanaka” gibi adlarla anılan her türlü inanma ve bunlar için uygulanan pratiklere “Urasa veya Ürüsüm” denir. HAMİLELİK ve DOĞUM ÖNCESİ:

Tahtacılarda halk inanmaları

Tahtacılar’da çeşitli hastalıklar veya doğaüstü güçlerle ilgili yakınmalara karşı yapılan, genel olarak halk arasında “Tılsım, Hurafe, Sanaka” gibi adlarla anılan her türlü inanma ve bunlar için uygulanan pratiklere “Urasa veya Ürüsüm” denir. HAMİLELİK ve DOĞUM ÖNCESİ:

Mehmet Gültekin DuruşGazetesi
Mehmet Gültekin DuruşGazetesi
27 Nisan 2017 Perşembe 08:14
Tahtacılarda halk inanmaları

– Çocuğa kalmamak için kadınlar “Allah Emri” dedikleri cinsel ilişkiden önce rahimlerine aspirin koyarlarsa hamile kalmayacaklarına inanırlar.

– Hiç çocuğu olmayan veya oğlan çocuğu doğurmayan kadınlar asla yerilmez.

– Çocuğu olmayan kadınların çocuğunun olması için dilek dilemeye gidilen yatırlardaki dilek ağacına bezden iki ucu bağlı, hamak şeklinde bir salıncak kurulur. Bu salıncağa yavaşça atılan taş salıncağı sallarsa kadının çocuğunun olacağına, sallamazsa olmayacağına inanılır.

– Çocuğu olmayan kadınlara küllü su içirilip yüksek bir yerden atlatılır.

– Çocuğu durmayan kadına “Dıbıkalı” derler ve Kaklıktaşı Köyü’ndeki hocaya bu durumdaki kadın için muska yazdırılır. “Yılan avı” (yılan tam yiyeceği sırada ağzından alınan yem) yastığına dikilir. (Mersin Kızılkaya Köyü)

– Çocuğu yaşamayan kadının çocuğunu iki ihtiyar kucağına alıp gezdirir. Bu sırada her evden yağlık, pantolon, şapka, mintan gibi hediyeler toplarlar. Sonra çocuğu annesine getirip;
“Satılık çocuk var!” derler.

“Kaç lira!”

“Çok uzun ömürlü, 5 lira!”

Biraz pazarlık edilir. Sonra çocuğun annesi “Arılık” denen bir miktar bozuk parayı ihtiyarlara verip çocuğu sembolik olarak satın alır. İhtiyarlar da bu parayı bir yetim çocuğa bağışlarlar.

Bu uygulamanın benzeri annesine çok benzeyen çocuklar için yapılır. Bunda çocuk ailenin kanının karışmadığı (hiçbir akrabalık bağı olmayan ve kurulmayan) bir aileye satılarak sonra yine bir miktar bozuk para (arılık) karşılığında geri alınır. Böylece Azrail yanıltılmış olunur.

– Hamile kadına “Üzerli” denir.

– Hamile kadına ayva ve nar yedirilir.

– Hamile kadın deveye baktırılmaz. Bakarsa 9 ay taşıyacağı çocuğu 12 aya götürürmüş.

– Tavuk eti ve yumurtayı çok yiyen hamile kadının çocuğunun “Gurdak – Gurdangaç” (yaramaz) olacağına inanılır.

-İlk defa doğum yapacak bir kadın yatan bir köpeğin üstünden 3 kez geçirilirse doğumu kolay yapacağına inanılır (Köpek çabuk doğurduğu için – Benzetme – Taklit Büyüsü). Eskiden bir kadının kızı ve gelini aynı zamanda hamile (Üzerli) imiş. Kadın;

“Ey Cenab-ı Allahım, kızım köpek gibi, gelinim tavuk gibi gunnasın (doğursun)” diye yalvarırmış.

– Hamile kadının çocuğunun cinsiyetini anlamak için kelle ütülüp ağız tarafı yirilir (ikiye ayrılır). Bu sırada iki hamile gelinin adı anılır;

“Sağ tarafı kızım, sol tarafı gelinim ya da Sağ tarafı Ayşe, sol tarafı Elif” gibi. Eğer çene kemiğinin başı etli çıkarsa o tarafın dileği tutulan kadının kızı, etsiz olan tarafın dileği tutulan kadının da oğlu olacağına inanılır.

-Ayrıca kız doğuracak üzerli kadının kalçasının “görtlek (yayvan, geniş), karnı yassı, oğlan doğuracak kadının karnının sivri olacağına inanılır.

DOĞUM SONRASI:

– Doğum yaptıran ebe ellerini yıkayıp kına yakar. Eğer bu kınayı yakmazsa rüyasında kanlı ellerini öne doğru uzattırıp günlerce darda durdururlarmış.

– Loğusa kadınları “garagor uçmasın” (al basmasın) diye evin kapısında bir direğe beyaz bayrak asılır.

-Yeni doğum yapan kadın yan yatırılmaz. Böylece rahminin eğileceğine, bir daha çocuğa kalmayacağına inanıldığı için yüzyukarı yatırılır.

-Çocuğu doğurtup göbeğini kesen ebeye “Göbek Ebesi” denir ve doğum yapan kadın hamileyken hazırladığı kına, şeker, havlu, Üsdonuluk (şalvarlık), çay, sabun vb. şeyleri ebeye “göbek hakkı” olarak verir, hakkını helal etmesini isteyip elini öper. O da:

“Birden bine kadar helal hoş olsun. Allah hayırlı kursak versin, analı babalı büyütsün” diye dua eder.

-Hep aynı cinsiyette çocuk doğuran kadınlara bir dahaki doğacak çocuğunun cinsiyetini değiştirmek için alıç veya armut ağacı taşlar ve şöyle der:

“Alıcı taşladım, oğlanı boşladım, kıza başladım.” gibi

KÜTÜK ATMA:

Oğlu olan adamın evine köyün gençleri bir kütük omuzlayıp silah ata ata, gülüp eğlenerek giderler. Kapıda onlara “hoş geldiniz” diyen oğlan babasına;

“Yaşı uzun olsun,
Düğünü güzün olsun,
Ardıç gibi dallı olsun,
Babası gibi döllü olsun”.. deyip kütüğü kapıya atarlar. Oğlan babasından koyun, davar veya horoz, rakı, sigara gibi bahşişler alırlar.

AYDAŞ AŞI:

Cılız olan, gelişmeyen çocuklara “Aydaş” veya “Irgın” denir. Bu durumdaki çocukların gelişmesi amacıyla üç yol çatında ” Aydaş Aşı Pişirme” pratiği yapılır. Burada kurulan kazana cılız çocuk oturtulur. İçine kocaman bir kepçe konur. Kazanın altına yakılmadığı halde temsili olarak odun konur. Bu temsili aş pişirme törenin görenler de birer odun getirip kazanın altına sürerler ve bu işlem her yapılışında;

“Odun vurun eyi bişsin, karpız gimi şişsin” ya da;

“Bişirelim aydaş aşını,
Sağa sola dönderelim başını,
Yolda go(ğ)alım (koyalım)
Hasdalığını, derdini, yoldaşını..” derler.

Bu durumda yarım saat kadar duran çocuk eve getirilip üstü değiştirilir. Üstünden çıkan eski elbiseler yol çatına atılıp gelinir. Aydaş aşına odun atanlara gayfa (Kahve) bişirilir.. 

Bunun dışında aydaş çocuğun gelişmesi için annesi kucağında çocuk ile bir ibrikten su dökerek başladığı yere dönmek suretiyle bütün gece köyü dolaşır. Sabah da çocuğu Göksu Irmağı’nda çimdirir.
Aydaş çocuklar için diğer bir uygulama yine yol çatında yapılır. Yol çatına 3 taş ve bir mal kafatası konularak çocuk üstüne oturtulur. Çocuğa ya elekten ya da pardı yarılan baltanın deliğinden su dökülüp çocuk çimdirilir. Sonra oraya çocuğun bir bezi ve arılık bırakılarak ardına bakmadan eve gidilir.

DUŞAK KESME:

Yeni yürümeye başlayıp çok düşen çocuklar için; “Ayağı duşalı” denir ve duşak kesme pratiği yapılır. Çocuk ayağa dikilerek boğazına birkaç lokum, incir ve cevizli sucuk (bandırma) cizileri (dizi) asılır. Ayağıda çiğ iple (pamuk ipliği gibi kolay kopacak bir ip) eğreti bir düğümle bağlanır, ayağının dibine de bir bıçak konur. Çocuğun iki yanına annesi ve babası oturur. İlerde bir çizgide sıralanan gençler işaretle birlikte çocuğa doğru koşarlar. En önce gelen bıçağı alıp duşağı keser. Böylece lokum, incir ve bandırmaları almaya hak kazanır. Bunları yarışa katılan gençler hep beraber yer ve aralarında para toplayıp çocuğa hediye alırlar.

KÖZ SÖYÜNDÜRME:

Nazar olan çocuğa kimlerin nazar değdirdiğini bulmak için bu işlem yapılır. Ateşin başına sıralananlardan biri közleri teker teker alıp su dolu bir kaba atar. Bu sırada da;

” Eşe’nin gözü mü değdi? Fatma’nın gözü mü değdi?” diye sorar.

İnanca göre gözü değmeyenlerin adı anılırken fıs diye sessizce sönen köz gözü değenin sırası geldiğinde gürültülü bir sesle çatır çatır yarılır.

Kimin gözü değmişse O çocuğun ağzına tükürür ve nazar bozulur. Közün söndürüldüğü su ile de çocuğun yüzü, eli, ayağı yıkanıp bir yudumu da içirilir. Eğer anasını emiyorsa su anasına içirilir. Sonra bu sudan hafifçe orada bulunanların üzerine ve kalan suyun tamamı da günün battığı yöne serpilir. Su kabı ters çevirilip sabaha kadar bekletilir.

EVLENME:

– Oğlanlar beğenmesi güçleşir diye askerden önce evlendirilir.

– Kızların çeyizine ekmek sacı, acı (Her türlü biber ve turşuları) ve çocuktan başka her şey konur.
Sac “kara götürmek iyi olmaz”, acı ise ağız tadını bozmamak için çeyize konmaz. Bütün mutfak eşyaları kız tarafınca yapılır, bunun karşılığında oğlan tarafının çok altın takması ve ev yapması istenir. Düğün ” Dört ata bir olur, bir yuva kurar” diye tarif edilir.

– Düğünün başlayacağı gün ormandan 7-8 metre boyunda bir yaş direk kesilir. Bu bayrak direğidir ve boyu binadan yüksek olmalıdır. Bayrak direğinin dibine kurban kesilir, en tepesine bir bayrak, bir elma, nar ve soğan takılır.

BAZI HASTALIKLARDA YAPILAN UYGULAMALAR:
DALAK KESME:

Dalağı şişen hasta birinin dizine yatırılıp karnının üstünü kapatacak şekilde bir tahta, tahtanın üstüne de bir hayvan dalağı, eğer dalak bulunamazsa bir soğan konur. Dizine hastayı yatıran kişi tahtayı tutar. Bu sırada ilerden eli baltalı biri gelip selam verir. Tahtayı tutan kişi selamı alır ve sorar:
” Nerden gelirsin?”
” Dalak Dağı’ndan.”
” Dalak kesebili misin?”
” Keserim.”
” Kesemezsin!” baltalı adam dışarı çıkar. Tekrar gelir, aynı sahne tekrarlanır. 3. gelişte;
” Kesmem mi hiç? Anasını bile bellerim :)” der ve baltayı önce dalağı şişen kişinin yüzüne doğru keskenip (vuracakmış gibi yapıp) sakındırır ama hedef değiştirip baltayı soğana yöneltir. Bu hareketi tekrarlayarak dalağı veya soğanı parçalara böler. Böylece korkutulan hastanın dalağının yatışacağına inanılır.

Bu işlem bitince dalağa 40 tane çıra çivisi batırılarak bir ulu ağaca asılır. Dalak kurudukça hastanın dalağının da iyileşeceğine inanılır. İlk dalağı kesildiğinde hasta tartılır. Sonra günden güne iyileştiği, benzine kan geldiği, iyileştiği vakaların yaşandığı anlatılır.

HAVAYA KATMA:

Eskiden sıtma tutan kişileri temsili bir mezar kazıp içine ardıç dalları döşeyip içine yatırırlarmış. Üstüne bir kat daha ardıç döşeyip bir bez örter başına kadar toprakla kapatıp terletirlermiş. “Havaya katma” denirmiş. Böylece bunalıp terleyen hasta iyileşirmiş.
DİĞER UYGULAMALAR:
– Korkan insana “gulbuca” denen bakır, tek saplı kara tavadan su içirilir.
– Nazara karşı bir tava veya kül küreğinin içine kömür konup üstüne günlük ve üzerlik tohumları atılır. Bu işleme “Tütütme” adı verilir ve dumanı tüterken bütün evde dolaştırılır.
– Yakın akraba dışına güneş battıktan sonra soğan, biber gibi acı şeyler verilmez
– Gece ev süpürülmez.
– Ağacın katranı ile tuz, öğleden sonra kimseye verilmez.
– Cuma günü ev süpürülmez, çamaşır yıkanmaz.
– Arife günü iğne tutulmaz, dikiş dikilmez.
– Perşembe günü ikindiden güneş batıncaya kadar su içilmez.
08.10.2008 tarihinde ANTALYA’da kaleme alındı.

EK: 2008’de kaleme aldığım yazıya dayımın kızı Fatma SAYLIK’tan öğrendiğim şu bilgiyi eklemek isterim;
Eskiden oğlan doğurmaya, oğlan çocuğuna Tahtacılar’da da çok değer verilirdi. Sadece oğlan doğuran kadınlar kırmızı baş örtüsü örtebilir, bunun haricinde örtünen kadın olursa;

” – Oğlan mı doğurdun da al örtüyon?” derlerdi. Çünkü oğlan arkaydı, güçtü..

Sevgiyle

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.