BARIŞ YILDIRIM : 'Bahar Gelmiş olmalı' Röportaj/Haydar Yağmur

Barış Yıldırım, hayatını çevirmenlik, yazarlık ve müzisyenlik yaparak kazanıyor. Şarkı, şiir, oyun, senaryo, makale, eleştiri ve siyaset yazıları yazıyor. Şarkıları çeşitli sanatçılarca seslendirildi. 12 Mayıs’ta dört şarkıdan oluşan kısa albümü Bahar Gelmiş Olmalı, kendine ait Bandera Müzik etiketiyle yayımlandı. Barış Yıldırım’a albümü ve yeni çalışmalarını sorduk.

09 Haziran 2021 Çarşamba 10:24
BARIŞ YILDIRIM : 'Bahar Gelmiş olmalı'  Röportaj/Haydar Yağmur

Albüm fikri nasıl oluştu?

Çok sayıda sanatçının gönüllü katkı sunduğu, kayıt ve mix süreçlerini ise kendi ev stüdyolarımda yaptığım bir albüm oldu. Son yıllarda müzik teknolojileri üzerine yoğunlaştıkça müzik sanatı üzerine de çok şey öğrendim. Ama bildiğim bir şeyin bilincine vardım: Öğrenmek bitimsiz bir süreç olduğuna göre bir yandan da bir şeyler paylaşmak gerek. Müzikle tanıştığım zamandan beridir şarkı yapmaya çalışıyorum veya yapıyorum, diyebilirim. Ortaokul yıllarımdan bu yana ise şarkı yazmadığım bir dönem olmadı. İlk üniversite döneminde İzmir’de bir müzik grubumuz vardı, yüzden fazla konsere çıkmışızdır. Fakat sonraki süreçte düzenli olarak sahneye çıkmadım. Anmaları saymazsak, en son kendi yazdığım sahne oyunu Seyr-i Pir Sultan’ın müzikleri için sahnedeydim galiba.

Hayatımı kazandığım alan müzik olmasa da müzik hayatımın en önemli parçalarından biri oldu hep. 10 yıldan uzun bir süredir video paylaşım siteleri üzerinden müzik yayımlıyordum (Sanatçının YouTube kanalı: http://bit.ly/musicbandera). Son bir yıldır da streaming denen müzik dağıtım platformlarına (Spotify, Apple Müzik vb.) tekli şarkılar girmeye başlamıştım. 2021 başlarında bir dizi tekli (single) üzerinde çalışırken dört şarkının aynı anda tamamlanmaya yaklaştığını ve hepsinin bahar teması etrafında toplandığını fark ettim. 19 Şubat 1972’de vurulan Ulaş Bardakçı’yı anlatan “Ulaş: Erkenci Badem Gülü”, bana hep bir mart ayında Diyarbakır surlarında ıslandığım yağmuru hatırlatan “Birdenbire”, adını nisan sonunda açan ağacın çiçeklerinden alan “Erguvanlar Açmadan” ve on yıllardır her 1 Mayıs’ta tanık olduğumuz dizginsiz saldırıların esiniyle yazılmış “Mayıs Şarkısı” şubattan mayısa kadar ayları paylaştı. Kayıt ve mix süreçleri üç yıldır devam eden “Birdenbire” şarkısındaki bir dize albüme adını verdi: Bahar Gelmiş Olmalı.

Dört şarkıdan oluşsa da bir albüme verilen özen olsun istedik. Kapağından albümle birlikte gelen “ekstralara” kadar. Kapağındaki küçük erguvan ağacı çizimi benim. Dijital formatta bir kartonet hazırladık, içinde şarkı sözlerinin ve katkıda bulunan müzisyenlerin bilgilerinin yanı sıra müzikal ve şiirsel notlar yer alıyor. Ayrıca şarkı notalarının ve akorlarının müzisyenlerin kullanımına açıldığı bir “Şarkı Defteri” de hazırladık. musicbandera@gmail.com adresine mail atanlara gönderiyoruz veya https://musicbandera.medium.com adresinden indirilebiliyor.

Muhalif müziği nasıl tanımlarsınız?

Muhalif müzik adı altında Helezonik Kreşendo çatısı altında bir dizi söyleşi yaptık. Oradaki bir söyleşi için aldığım notlarıma bakarak yanıtlayayım: “Muhalif” aslında fazla geniş bir kelime. Her türlü siyasi iktidara karşı her tür muhalefeti içerebilir, dolayısıyla gericiler de buraya dahil olabilir. Ben, muhalif müzik dediğimde bu tamlamanın sözlük anlamını değil de sömürücü sınıflara karşı halk sınıflarının içinden yükselen muhalif şarkıları, türküleri ve ötesini anlıyorum. Bunu Yunus Emre’nin “Şol beylerin ettikleri, tamu yanlış tuttukları”ndan başlatabilir “ölüler dirilerden çalacak”a kadar getirebiliriz. Bu aralıkta Pir Sultan’dan Dadaloğlu’na, Serdari’den Ruhi Su’ya, Livaneli’den İlkay Akkaya’ya saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok kişinin emeği var. Feodalitenin zulümlerinden bahsederken faşizme karşı örgütlenme çağrısı yapan halk ozanları; aldığı klasik batı veya doğu müziği eğitiminin çıktılarını mücadele şarkılarına akıtanlar; pop, rock veya caz geleneğinin içinden çıkıp yükselen halk mücadelelerine şarkılar yapmaya başlayanlar; tüm yaşamını, sanatsal üretimini ve hatta -Grup Yorum gibi- ölümünü devrime adayanlar; asıl olarak piyasa için müzik yaparken insani ve siyasi duyarlılıklarıyla zaman zaman kayıplara, infazlara, katliamlara şarkılar adayanlar; arabesk şarkılarla hale ağlamaktan ve ağlatmaktan bir gün vazgeçip sosyalist şairlerin şiirlerini bestelemeye başlayanlar; kadın mücadelesinin, Kürt halk mücadelesinin, ekolojik mücadelelerin, “yeni toplumsal hareketler” denen grupların şarkılarını söyleyenler;  evlerinin arka odasında yazdıkları beat’lere rap okuyanlar... velhasıl halk sınıflarının sömürücü sınıflara karşı mücadele ufkunun herhangi bir köşesinde yer alanlar, benimsedikleri sanatsal biçimler ne olursa olsun  muhalif müziğin içinde yer alıyor.

Bu geniş çerçeveden bakıldığında kendi yaptığım müziği de, örneğin “bir aşk şarkısı olsa bile, muhalif müzik içinde anlıyorum. Müzik dağıtım platformlarında yayımladığım ilk şarkı, sözlerini Eğin manilerinden derlediğim, türkü formunda bir besteydi: Ela Gözlerini. Birlikte doğaçlamalar yapmayı çok sevdiğim Onur Gülbudak’ın elektro-akustik, benim Flamenko gitar çaldığım bir şarkı. İki muhalif sanatçı, devrimci müziğin ezgisel, çalgısal ve armonik geleneğine yaslanan bir müzikal çerçevede maniler okuduğunda bile bu (şarkı, türkü, artık adına ne diyeceksek) artık muhalif müziğin, sol müziğin bir parçası oluyor. Biçimin aynı zamanda içerik olduğunu söyleyenlerin haklı çıktığı bir örnek.

Dünyada muhalif müzik alanında birçok çalışma yapılmakta iken ülkemiz sanatçılarının katkısı ne ölçüdedir?

Türkiye sol, devrimci, demokrat müziğinin dünya örnekleriyle karşılaştırıldığında oldukça güçlü olduğunu düşünüyorum. En azından uzun süre öyleydi. Bizim yaptığımız müziğin dünyada üç damara yaslandığını söyleyebiliriz. Biri 20. Yüzyıl başlarındaki avangart bestecilerle başlayan, sosyalist ülkelerdeki bestecilerin çabalarıyla devam eden ve halk müziklerinin melodik zenginliği ile klasik müziğin armonik ve çalgısal yapısını birleştiren gelenek: Bartok’tan Haçaturyan’a, oradan çoğunu anonim sandığımız Azeri bestecilerin şarkılarına kadar giden bir damar. İkincisi bu damarı Yunanistan’da devrimci müziğe dönüştüren Mikis Theodorakis’in halk müziklerinin ezgileriyle yetinmeyip çalgılarını da klasik müziğe katan ve giderek klasiğin sınırlarını aşarak olumlu anlamıyla “popüler” olan müziği ve onun izinden gidenler. Üçüncüsü ise Şili’de Violeta Parra ve Victor Jara ile başlayıp bütün Güney Amerika’ya yayılan nueva canción damarı; bu akımın adı bizde Yeni Türkü ve Çağdaş Türkü gibi iki önemli gruba adını verdi ama Yorum ve Ekin’in de içinde olduğu çok daha fazla grup ve birey bu hattan besleniyor. Buna 68’le birlikte daha da asileşen Rock geleneğini de eklemek gerek. Bizde Ruhi Su, Zülfü Livaneli ile başlayan gelenek tüm bunlardan bir ölçüde beslendi. Timur Selçuk gibi Avrupa ve Türkiye klasik müziklerine daha yakın olan, Cem Karaca ve Fikret Kızılok gibi pop, rock ve caza daha yakın olan ama yine aynı hatta yerleştirebileceğimiz başka isimler bu geleneği zenginleştirdi. Aramê Tîgran, Mahsuni ve İhsani’den Emekçi, Ali Asker ve Şivan Perwer’e uzanan bir başka çizgideyse Anadolu’nun halk müziklerine daha yakın ama devrimci söylemin ve/veya batı müziğinin etkilerine daha açık bir çağdaş ozanlık geleneği oluştu. Yüzlerce isimden sadece birkaçını sayabildim ama bu büyük bir zenginlik. Ben kendi adıma bu saydıklarımın hepsinden besleniyorum ve dünya müziğini takip ettiğim kadarıyla bu çeşitliliğe ve zenginliğe sahip çok fazla müzik olmadığını gözlemliyorum. 

Sizin müziğinizin de bu zenginliğe yaslandığını söyleyebiliriz herhalde?

Bahar Gelmiş Olmalı’da içinden çıktığım “devrimci grup müziği” geleneğinin en tipik örneği Mayıs Şarkısı’dır belki. 10 yıldan uzun süre önce bir 1 Mayıs saldırısının ardından Çağdaş Halk Müziği diyebileceğimiz türün kodları içinde yazılmıştı; iki bölümlü söz-nakarat (ABAB) yapısında da görülüyor. Diğer üç şarkıda farklı açılardan (kendi müziğim ve genel olarak muhalif müziğimiz açısından) yenilikler denedim. Ama, belki şiirden geldiğim için belki de dünya “protest” geleneğinde şairlerin yazdığı güçlü sözler hep önemli olduğu için, tüm şarkılarda “söz” önemli bir kaygı oldu. Sanatlar arasında bir hiyerarşi olduğunu düşünmüyorum ama benim için şiir, en önemli sanat. İlk yayımladığım çalışma 2001 tarihli bir şiir kitabı: Dünden Yarınları Görebilenlerimize. Bazen sadece şiir yazdım bazen uzun süre hiç yazmasam da şiirin gücünü tiyatro oyunları ve şarkılara aktarmaya çalıştım ve şiir üzerine en çok düşündüğüm sanat oldu. Zaman zaman film müzikleri ve klasik formlar içinde denemeler yazsam da asıl olarak sözlü müzik üretiyorum, bir istatistik çıkarmadım ama yazdığım birkaç yüz şarkının galiba çoğunun sözleri bana ait. Geri kalanlarının hemen hepsi de şiirlere yaptığım besteler. Böyle olunca, müzik yapmayı aynı zamanda şiir evreninin bir parçası olarak görüyorum. Albümdeki şarkılardan “Birdenbire”, Deniz Faruk Zeren’in bir şiiri zaten, “Ulaş”ı ise 30 yıl önce şiir olarak yazmış, 10 yıl kadar önce de müziklemiştim. Diğer iki şarkıda da umudum odur ki, sözler şiir olarak okunduğunda da imgesellik, ritim ve “sözün müziği” açısından belli bir tutarlılık sergileyecekler. “Erguvanlar Açmadan”ı, kim bilir, belki bir gün şiir olarak da yayımlarım. Şu anda üzerinde çalıştığım teklilerden biri olan “Kimin Umurunda?” da şiir yanı ile müzik yanı hemen hemen aynı ölçüde ağır basan bir çalışma olacak.

Coğrafi olarak Doğu ve Batı arasında yer alan Anadolu toprakları kültürel ve müzikal olarak Doğu-Batı sentezine katkı sunmuş mudur?

Şüphesiz evet. Ama artık neredeyse her tür kültürel üretim çoğul öğelerden oluşan bir sentez. Belki hep öyleydi. Ama klasik dönemin bir Orta Avrupa bestecisi en fazla komşu şehir ve ülkelerin konser salonlarında dinlediği müzikleri sentezine dahil edebiliyorsa bugün bir kullanıcı bir oturuşta onlarca tarih ve coğrafyanın müziğini dinleyebilir. Bunun üretime yansımaması olanaksız. Bahar Gelmiş Olmalı bir kısa albüm olmasına rağmen, dört şarkının her birinde yukarıda saydığım çeşitliliğin yansımalarını görebiliriz sanırım. Bu benim becerilerimle ilgili değil, beslendiğim çoğullukla ilgili. Dinleyenler, “Birdenbire”de bir yaylı çalgılar dörtlüsünü ve Lübnan buzukisini birlikte duyacaklar. “Ulaş: Erkenci Badem Gülü”nde batı müziğinde neredeyse kural olduğu halde kendi müziğimizde bir parça ihmal ettiğimiz modülasyon kullanımını görecek, polifonik bir koro partisi duyacaklar. “Erguvanlar”daki elektrik gitarın altında perdesiz gitara (Cenk Yiğiter), tambura (Eren Ali Gül) ve Hint tablasına (Özgür Derya) rastlayacaklar. “Mayıs Şarkısı”nda Yeni Şarkı akımının enstrüman seçimlerinin Anadolu’ya yansıması olarak değerlendirebileceğimiz bağlama (Murat Mengirkaon) ve flüt buluşmasına tanık olacaklar.

Pandemi döneminin müzik ve sanat üzerine etkileri nelerdir?

Geçenlerde Duvar’da Nuray Pehlivan’la yaptığımız söyleşide de konuşmuştuk. Herkes Titanik batarken keman çalan müzisyenin romantik imgesine hayran ama gemi su almaya başladığında güverteden ilk atılanlar sanatçılar oluyor. Çok sayıda müzisyenin geçimlerini sağlayamadığı için intihar ettiğini gün gün sosyal medyadan takip ettik. Tam rakamı bilmiyoruz ama bu tam rakamı bilmeme durumu bize ne söylüyor: Ölümün bile dikkate alınmaya yetmediğini, yiten canların bile hesabının tutulmadığını. Sosyal medyada #müziksusmaz, #sanatsusmaz gibi etiketlerle yapılan paylaşımlarda gördüğümüz bir şey var: müziğin üzerindeki siyasi baskılara pandemiyle birlikte dehşetli hale gelen ağır bir ekonomik baskı da eklendi.

Sanat üretiminin bireysel boyutu için -mecburi- bir fırsat ortaya çıktığını söyleyebiliriz: Evde kalmak zorunda olanlar belki şiirler, şarkılar yazabilirler. Ama birçok sanat gibi müzik kolektif bir üretim. Belki bir şairin, romancının eserinin halka ulaşmasına katkı sunan özneler eleştirmen, editör, baskıcı vd. ile sınırlıdır. Ama çoğu müzik parçasının anlamlı bir dinleme deneyimi sunabilmesi için düzenleme yapan, enstrümanları çalan, mix ve mastering işlemlerini gerçekleştiren, albüm kapaklarını yapan, basınla ilişkileri yürüten vb. birçok insanın katkısına ihtiyacı var. Erdal Güney “Üzerinde çalıştığım yeni bestenin kayıtları için müzisyen ve stüdyo maliyetlerine yapılacak katkı karşılığında mali haklarını yarı oranda devretmeyi düşünüyorum...” diyen bir sosyal medya iletisi paylaştı. Kiralarını ödemek veya başka müzisyenlere destek olmak için çalgılarını satılığa çıkaran müzisyenlerin sosyal medya paylaşımlarının altında evine ekmek bile götüremediğini söyleyen onlarca müzisyenin çığlıklarını okuyorum. Şu an müziğin, sanatın susmaması için yapılması gerekenlerle insanca koşullarda, özgür bir ülkede yaşamak için yapılması gerekenler neredeyse aynı şey oldu: örgütlenmek ve mücadele etmek. Belki kesif bir karanlığın içinde yaşıyoruz, bu yüzden bunun mümkün olmadığını düşünüyoruz. Nazım Hikmet’in “Derya dediğin uyur uyur uyanır” dediği, Erguvanlar’da “dağ belki bin yıl susar, bir de konuşunca gör” dediğimiz, bunun yalnızca mümkün değil, zorunlu da olduğu. Ehrenburg’un Fırtına’sında geçen ve Grup Ekin’in devrimci müziğin başyapıtlarından “Ötekilere Bıraktık” şarkısına esin veren bir pasaj vardır, yıllar önce okuduğumda sürekli tekrarlayarak ezberlemeye çalışmıştım, aklımda kaldığı kadarıyla şöyle: “Belki şafağı göremeyeceğiz ama bu uğursuz karanlığa da inanmanın anlamı yok.” Bahar Gelmiş Olmalı albümünün daha adından başlayarak her şarkısında çevresinde dolaştığı konsept, bahar kadar da bu fikir aslında: “Erguvanlar açmadan bir mektup sal denize, silinse de yazısı o su aynı su değil”, “Bir karanlık böyle körse, demek yakın dilan bugün”, “Hiç kimse yokken bile adıma türkü duran, çıkarım bir ağaçtan…”

Savaş ya da olağanüstü haller, sanatta önemli sonuçlar doğuruyor. Örneğin Sovyetlerin bu konuda güzel örnekleri var. Savaşın yıkıntıları henüz kalkmamışken Bolşoy balesini yeniden kurdular. Sizce ülkemiz sanatı bu dönemden nasıl çıkacak? Genel siyasal süreçle birlikte değerlendirir misiniz?

Şostakoviç’in Leningrad kuşatmasında çatılarda yangın bombalarını söndürürken fırsat buldukça 7. Senfoni’sini yazması, Paris Komünü’nün ezilmeden birkaç gün önce tiyatroların durumunu tartışması, Yannis Ritsos’un toplama kampında yazdığı şiirler, Solovyov-Sedoy’un (bir vesileyle hakkında bir yazı da yazmıştım) savaş ortasında yaptığı, kimi hemen sevilen, kimi yıllar sonra milyonların diline yerleşen şarkıları… Kötü dönemler her zaman sanatta yaratıcılığın kapılarını açıyor. Ama verdiğimiz bütün örneklerde, zamanın kötülüğüne karşı verilen bir mücadele var. Şu içinden geçtiğimiz dönemde, Erguvanlar şarkısında Ümit Yaşar ve Münir Nurettin’den ödünç aldığım imgeyi kullanacak olursak, “merdivensiz kuyular”da kalmış gibiyiz. Durum trajik bile değil, adeta melodramatik. Çünkü trajik kahraman, kendisine saldıran güçlerin gözünün tam içine bakarak mücadele eder, yenilecekse de öyle yenilir. Melodram kahramanı ise hep kötülüklerin kurbanıdır, kişiliği ne kadar sağlam olursa olsun, etkisizdir. Ama ben bu dış görünüşün yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Gerçek dünyada bireyler belki melodram kahramanı olabilirler ama toplum her zaman trajik kahramandır: Yazgısını göğüsler ve ezilecekse bile savaşarak ezilir. Kör kuyularda merdivensiz bırakılanlar bu kez toprağı kazar ve toplumun magmasını patlatır. Buna siyaset bilimi dilinde “devrim” deniyor.

Bahar Gelmiş Olmalı albümünden sonra yeni şarkılar yayımlamaya devam ettiniz. Sırada neler var?

“Anma siyaseti”, “takvim devrimciliği” adı altında sıkça eleştirilen bir şey vardır. Sadece aramızdan ayrılanları anarak, 1 Mayıs’larda, 8 Mart’larda etkinlik yaparak bir yere varamayacağımız söylenir. Hepten haksız bir eleştiri değildir ama önemli bir şeyi gözden kaçırıyor: Bellek, karanlık zamanlarda en fazla tutunmamız gereken şey. Bu, hücredeki bir tutsak için de geçerlidir faşizm koşullarındaki halklar için de. Bu yüzden de ömürlerini halk için verenleri ne kadar ansak az, diye düşünüyorum. Albümde Ulaş Bardakçı için bir şarkı vardı. EP çıktıktan bir hafta kadar sonra, 18 Mayıs’ta YouTube kanalımda İbrahim Kaypakkaya’nın annesinin yaktığı ağıdı piyanoyla kaydedip yayımladım. Çok eskiden yaptığım bir beste bu, küçük bir kısmını paylaştım.

Gezi İsyanları’nın hemen ardından Sanki Devrim başlığı altında Gezi’nin siyasal ve kültürel boyutlarını ele alan bir Gezi kitabı yayımlamıştım (Nota Bene Yayınları, 2014). Bundan bir yıl sonra da Resmen Devrim adıyla bir tek kişilik oyun yazmıştım. Oyun, Silifke’de faaliyet gösteren Duvarsız Sanat Tiyatrosu’nun 2015-2016 sezonunda Ahmet Gedik tarafından sergilenmişti, zaten kurguyu da Ahmet’le birlikte tartışarak oluşturmuştuk. O oyun için yazdığım ve Hande Kıvrıkoğlu’nun güzel soprano sesinin damgasını vurduğu bir şarkıyı da yeniden ele alarak YouTube’dan paylaştım: Bir Haziran Sabahında adını taşıyor, biz “Orada” diye anıyoruz. “Orada, mavinin solduğu yerde / Orada, soluksuz kaldığın yerde / Başlar umut, orada başlar” diye başlıyor çünkü.

Alışıldık şarkı formlarının dışına çıkmaya yeltenmesi, tonal yapısını kolay ele vermemesi ve yetenekli bir müzisyen olan Serdar Güzelişler’in yaratıcı ritim düzenlemeleriyle gözden ırak kalmasını istemediğim bir şarkıydı. İlk kayıtta yaptığımız teknik hatalar vardı; sözsüz devrimci müzik gibi az rastlanan bir alanda güçlü işler yapan Serkan Tosun (Introduction to Humanity) ile birlikte onları toparladık. Kardeşim Ozan Yıldırım yönetmendir, fakat dizi sektöründe çalıştığı için onun video becerilerini her zaman kullanamıyorum. Sağ olsun vakit bulup bu şarkı için güzel bir kurgu hazırladı. Bahar Gelmiş Olmalı’nın kapak görselini ben çizmiştim. Resimde bir iddiam olduğundan değil ama tablette resim çizmek çok hoşuma gittiği için. “Bir Haziran Sabahında”nın kapak görselini İnsanity adını kullanan arkadaşım Özlem çizdi. Böylece bu şarkı ortaya çıktı.

Yeni çalışmalarda buluşmak üzere.

Teşekkürler.

“Bahar Gelmiş Olmalı” albümünü aşağıdaki adreslerde ve tüm müzik dağıtım platformlarında dinleyebilirsiniz:

Youtube: https://bit.ly/bahargelmis

Spotify: https://spoti.fi/3hj1GnF 

Apple Music: https://apple.co/3w1gNX2

Son Güncelleme: 10.06.2021 10:10
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.