'Devletimiz tarikatler ve cemaatler olmadan yönetme becerisine sahip değil'

Orhan Gökdemir, devletin tarikat ve cemaatlerle ilişkisini ve neden tarikat ve cemaatler olmadan yapamayacağını anlattı.

'Devletimiz tarikatler ve cemaatler olmadan yönetme becerisine sahip değil'

Orhan Gökdemir, devletin tarikat ve cemaatlerle ilişkisini ve neden tarikat ve cemaatler olmadan yapamayacağını anlattı.

04 Aralık 2016 Pazar 13:30
'Devletimiz tarikatler ve cemaatler olmadan yönetme becerisine sahip değil'

Tarikatler Cemaatler Dağıtılsın” başlıklı dizi söyleşilerin üçüncüsü Aydınlanma Hareketi’nden Orhan Gökdemir’le yapıldı. Osmanlı’dan bu yana devlet yönetiminde tarikat ve cemaat yapılanmasının önemli bir yer tuttuğunu belirten Gökdemir, bugünkü devletin neden tarikat ve cemaatlerden vazgeçemeyeceğini anlattı.

Tarikat ve cemaatlerin tarihsel olarak nereye oturduğuna dair bize söylemek istedikleriniz nelerdir?

Biz kendi coğrafyamızla ilgili bir meseleyi tartışıyoruz. Bu mesele içerisinde aslında Türk devlet geleneği, Osmanlı’yı da içine katarak söylüyorum, bir anlamda tarikatlerle birlikte doğmuş bir gelenek. Şöyle düşünün Osmanlı’yı oluşturan güçler aslında bir anlamda bir büyük kaçkınla şu anda bulunduğumuz bölgeye gelmişler. Moğollardan kaçıyorlar, Anadolu’ya geliyorlar; Hazar havzasının etrafından dolaşarak. Burada ilk varoluşları aslında bir tür aşiret şeklinde. Bu aşiretin askeri gücü aşiretin bir parçası, onların ideolojik önderleri de aslında bir yandan da tarikatların şeyhleri. Yani Osmanlı devleti o anlamda zaten Bayramilik’in, Bektaşilik’in kucağında doğmuş bir devlet.

Kuruluş efsanesinde de zaten Hacı Bektaş’ın öncülük ettiği, işte Osman Bey’e kılıç kuşandırdığı, Bursa’nın, İznik’in fethine bizzat katıldığı iddia ediliyor ki, doğru değil. Osmanlı İmparatorluğu kurulmadan 30 yıl önce ölmüş, çekilmiş. Yani bu aslında, Bektaşilerin o devletin kuruluşunda yer aldığının bir emaresi olarak okunmalı. Çok önemli bir güç askeri gücün içerisinde Bektaşilik, 19. yüzyıla doğru giderken en az o askeri güç kadar etkili.

Hatta yeniçerilerin biliyorsunuz eğitimini büyük ölçüde Bektaşi şeyhleri, önderleri taşıyor. 1800’lü yıllara böyle gelmiş Osmanlı imparatorluğu. Yani tarikat Osmanlının çok meşhur, çok bildik, tanıdık bir geleneği. Fakat gerileme döneminde, eldeki askeri güçler büyük problem olmuş. Hatta askeri güç olmaktan çıkmış esnaflaşmaya doğru gitmiş. Başka ittifaklar olmuş etrafında. Saray ve bir takım güçler bu askeri güçlerde bir yenilemeye gitmek istiyor. Ama büyük direnç var; hem askeri güç büyük bir direnç, hem tarikat büyük bir direnç. Vaka-i Hayriye dediğimiz olay gerçekleşiyor. Sanıyorum 6 bin yeniçeri askerini öldürerek ocağı kaldırdılar. Ama o ocağı kaldırmak o ocakla bütünleşmiş olan Bektaşilik’in de ortadan kaldırıldığı anlamına gelmiyor. 30 yıl süren bir savaş bu, aslında çok konuşulmayan.

Bektaşilik’e yönelik bir soğuk savaşla birlikte ilerleyen bir süreç. Hatta bugün bizim Bektaşi fıkrası diye anlattığımız, Bektaşilerin biraz dininin hafif olduğu, inançsız olduklarına yönelik bir sürü fıkra, bu Vaka-i Hayriye’den sonraki o soğuk savaş döneminden kalma. Halbuki Bektaşilik de diğer tarikatlar gibi bir tarikat, yani ne onlardan daha az inançlı, ne onlardan daha fazla içki içiyor; fıkralardaki gibi.

Yeni kurdukları askeri birliklerin, ki bu büyük ölçüde devlet demek, Osmanlı için söylüyorum. eğitimini ve ideolojik önderliğini Bektaşilik’ten alıp Mevlevilik’e vermeye kalktılar. Yani bir tarikatı alaşağı ettiler, öbür tarikatla o açığı kapatmaya çalıştılar. Bir süre sonra, Bektaşiler Mevlevilik’in içinde çok kolay asimile olduğu için, Mevleviliği de gözden düşürüp, doğan boşluğu Nakşibendi tarikatıyla doldurmak istediler. Yani 1826’dan 1923’e gittiğimiz süreç aslında devletin bu tarikatlar arasında dolaşarak, bu tarikatlarla bir yeni bir yönetim tarzı arayışı içerinde geçmişti. Cumhuriyet’in ön günlerinde devlet açısından resmi tarikatın Nakşibendi olduğu diğer tarikatların biraz gözden düştüğü bir yeni denklem oluştu. 1923’e doğru tablo bu; Mevleviler, Bektaşiler biraz geriye düşmüş, Nakşibendiye saray yönetimi için daha makbul bir tarikat haline gelmiş.

Aynı zamanda bu Osmanlı iktidarının, egemen sınıfının, Bektaşi Alevi geleneğinden tamamen kopup Sünni bir anlayışın üzerine oturmasının da tarihi. Neden Bektaşilik’ten vazgeçtiler?

Biliyorsunuz Osmanlı yönetiminin İran Şii Safevi devletinden dolayı kendi kırsalındaki Alevi, Kızılbaş daha doğrusu o zamanki, nüfusla ilgili bir sorunu var. Kendi topraklarındaki Kızılbaş nüfusun bu İran Şii devletine meyledeceği yönünde derin bir kuşku besliyor. Bu kuşku sebebiyle biliyorsunuz Kızılbaşlara yönelik Osmanlı çok büyük eziyetler yapıyor. Bektaşilik ise, Kızılbaşlara en yakın tarikatlardan bir tanesi, aslında uzun süre Bektaşilik yoluyla Kızılbaşlığı da kontrol etmek istiyor Anadolu devleti. Bir yere kadar tabi o. Kontrolden çıktığı düşünüldüğü zaman işte bu 19. yüzyıla doğru gittiğimiz zaman, Sünnilik bu Osmanlı yönetim anlayışına daha uygun bir dinsel zihniyet yapısı sunduğu için tercihen bu.

Ama aynı zamanda başka bir gelişmenin de habercisi. Hem Mevlevilik hem Bektaşilik saraya şöyle veya böyle muhalefet eden güçler arasında çok yaygın tarikatlar haline gelmeye başlıyor. Mesela Jöntürkler’in içerisinde veyahut İttihat Terakki içerisinde Bektaşilik çok güçlü bir tarikat haline geliyor. Hatta onların içerisindeki, bu muhalif hareketlerin içerisindeki masonlukla da bir şekilde kendi güçlerini birleştirerek, hatta giderek ritüellerini tuhaf bir şekilde birbirlerine benzeterek, işte Bektaşilik’in nerde başladığı, masonluğun nerde bittiğinin belli olmadığı böyle tuhaf bir yapılanma.

Ama şunu söyleyebilirim ki 1923’e doğru giderken, sarayın dışında bürokrasinin içinde, aydın tabakanın içerisinde Mevlevilik ve Bektaşilik çok makbul, yaygın iki tarikat. Mustafa Kemal’in Mevlevilikle biliyorsunuz çok yakın bağı var, Nâzım Hikmet’in ilk şiirleri Mevlevi şiiri, İttihat Terakki’nin içerisinde Bektaşi olan pek çok insan var. Sonuçta 1923’te Cumhuriyet ilan edilip tekke ve zaviyeler kapatıldığında da konyadaki Mevlevi tekkesi müze olarak açık bırakılma yoluna gidildi. Bu bürokrasi ve okur yazar tabaka içerisinde Mevleviliğin giderek tarikat olmaktan daha öte bir kültürel renk olarak algılandığı ve onun diğer tarikatlarla aynı şekilde değerlendirilmediği yönünde bir işaret olarak alabiliriz.

1940’larda yeni bir denklem tekrar o cumhuriyetin o devrimci çizgisinden bir vazgeçme, tekrar dini devletin içerisine alma niyetinin belirginleştiği bir dönem. Bu arada elde Nakşibendilik var, onun içerisinde iki kanal var, birisi Necip Fazıl’ın temsil ettiği kanal diğeri de Said-i Kürdi’nin ya da Said-i Nursi’nin temsil ettiği kanal. Said-i Nursi aslında başlangıçta Nakşibendi, fakat tuhaf bir adam, İttihat Terakki’yle çok yakın ilişki içerisinde, Teşkilat-ı Mahsusa’nın içerisinde yer almış, aslında bir tarikat kurucusu olarak ortaya çıkmadan önce, Osmanlı’dan cumhuriyete devreden o tuhaf bürokrasinin herhangi bir üyesi gibi. Zaten uzun süre bir tarikat olmaktan da çok uzaktı. Hâlâ tarikat mıdır o da tartışılabilir.

Necip Fazıl o da tuhaf bir adam. Biraz bohem bir hayat sürdüren, işte şairler okur yazar, bizim yazar sanatçı tayfasının içerisinde kendisine yer edinmiş, kumarbaz, üç kağıtçı, dalavereci bir adam ama sonradan bir şekilde dinselleşmiş, ama bu iki şahsiyetin bu dinselleşmesi aynı zamanda o devletin dinselleşmesiyle de örtüşen bir şey.

Demokrat Parti’yle çok yakın ilişkileri var; oradan paralar almış, tuhaf ilişkiler kurmuş. Bizim için önemli olan şey, Said-i Nursi geleneğinin içerisinden çıkan en güçlü kanallardan bir tanesi olan Fethullah cemaati. Necip Fazıl’ın geleneğinden gelenler de bugün Fethullah’ın dışında kalan iktidar kanadı. Yani Tayyip Erdoğanlar, Abdullah Güller. Hatta Milli Selamet Partisi büyük ölçüde bir Nakşi-Nurcu ittifakıydı.

60’da o yeni anayasada biz hep solu, nasıl büyüdüğünü konuşarak çıkıyoruz ama tarikatları da büyüten bir süreç o özgürlük ortamı. Cumhuriyetin kopardığı tarikat-devlet bağının da bu partiler aracılığıyla kurulmaya çalışıldığı, yeniden meşrulaştığı, devletin bunu artık tehlike görmekten çıktığı bir dönemden söz ediyoruz. 12 Eylül’e bu mirasla girdik. Sonunda devletle tarikatlar arasında bu komünizm korkusu vesilesiyle kopmuş ittifak, yeniden çok güçlü bir biçimde kuruldu.

Devletle ilişkisi bağlamında konuşalım isterseniz biraz da yani bu devlet tarikat-cemaat örgütlenmelerine neden ihtiyaç duyuyor? Neden bunları istihdam etme ihtiyacı duyuyor?

Bir tarihsel kökü var bunun ama bu sorduğunuz soruyu 12 Eylül’le beraber başlatmak lazım. 12 Eylül bu soru açısından hakikaten bir milat, 12 Eylül’le birlikte ilk defa din kamu yaşamına vazgeçilmez bir şekilde sokuldu. Anayasa’nın da içine de yedirilerek sokuldu.

Said-i Nursi’nin hâlâ makbul olduğunu görüyoruz iktidar katlarında. İktidar, 15 Temmuz dışında kendisini ayırt edebilecek bir şey görmüyor aslında.

Söylediğin doğru. Çünkü; Said-i Nursi bir tarikat değil, bir şahsiyet. Bu hizmet hareketi diyoruz ya hizmet dediği de Said-i Nursi’nin yazdıklarını okuyup yaymaktan ibaret. Hizmet dediği, Said-i Nursi’ye hizmet. Fakat bu Said-i Nursi’nin kitaplarını yaymaya çalışan arkadaşlar, Said-i Nursi’nin yapamadığı şeyi yapıp bir tarikata dönüştü. Bir anlamda Nurculuktan kasıtsa Fethullah Gülen kanadı büyük ölçüde. Bir kırılma olduğu kesin. Artık aralarına bir kan davası da girmiş durumda. En azından bir denklem olarak bu hizmet hareketinin devlet içerisinde uzun zaman görülmeyeceği bir tablonun içindeyiz. Darbe yapmaya kalkmazlarsa.

Buna karşılık şairin ve Nakşibendiyenin eteklerinden gelenler hâlâ iktidarda tutunmaya devam ediyor. Bu eteklerden gelenlerin bir kısmıyla FGC’den doğan boşluğu devlet yeniden doldurmaya çalışıyor. Bu doldurmaya çalışmanın kendisi işte bu anlatmaya çalıştığımız devlet geleneği ve pratiğiyle ilgili bizim devletimiz tarikat ve cemaatler olmadan yönetme becerisine sahip değil, büyük ölçüde bunu yaptı. Bir sürü şeyi onlara devrederek. Eğitimi onlara devrederek, güvenlik kuvvetlerinin ideolojik, manevi eğitimini onlara devrederek yapmayı biliyor. Çünkü devlet aslında son yüzyılda da görüldüğü gibi bugün hala tartışıyoruz, bir ideolojik hat, gelenek oluturabilmiş değil.

Peki bundan sonrasına ilişkin ne söylenebilir?

Aslında bütün bu politikalar, yani anlattığımız devletin tarikatlarla toplumu yönetme politikasının önündeki en büyük barikatlardan birisi, Gezi’yle kendisini bir şekilde açığa vurmuş oldu. Bu aynı zamanda şu demek: Evet devletin böyle bir geleneği var; ama aynı zamanda bunun karşısında duran, bu geleneği, bu yönetme geleneğini kendisi için uğursuz bir süreç olarak algılayan çok önemli bir toplum kesimi var. “Bu Cumhuriyet dediğimiz meseleden geriye bir şey kaldı mı” diye soracak olursak, işte o Gezi’de ne varsa belki onunla yapabiliriz. O bir aynı zamanda yaşam biçimi mücadelesinden kaynaklandı; çünkü İslamileşme politikası aynı zamanda günlük hayatın dinselleştirmesini hedefleyen bir şeydi.

Şu anda nasıl bir denklem kurulacak, cemaatten boşalttıkları boşluğu nasıl dolduracaklar bilmiyoruz. Tarikatlarla doldurma niyetini belli ettiler. Ama bu öyle bir tablo ki, sadece toplumun dinselleştirilmesinden bahsetmiyoruz. Başka bir ayağını konuşmamız lazım. Bu dinselleşmeye koşut olarak sendikaların gücünü kaybettiği, işçi hareketinin son derece zayıfladığı, grevin çok olağanüstü bir şey olarak görüldüğü, tuhaf bir sürece gittik.

Çünkü aynı zamanda bu, işçi sınıfını işçi sınıfı olmaktan çıkarıp bir tür cemaat/mürit haline döndürmekte. Büyük ölçüde bu taşeronluk sistemiyle falan bunun yaptılar. Siz hatırlar mısınız bilmiyorum? İETT’deki grevler çok etkili olurdu eskiden. Bir tek hareket olmadığı gibi, bir şeyle de karşılaşmıyoruz. Çünkü artık orada çalışanlar kendilerini nerdeyse iktidarın bir ajanı gibi hissediyor. Yani bu dinin üstlenmeye çalıştığı toplumsal rol, hakikaten böyle. Artık bir emekçinin siyasi hareketin de dahil olduğu bir tarikata dahil olarak kendini mürit gibi hissedemeyeceği yeni bir döneme giriyoruz. Yani bir dönem aslında bitiyor. Bu dönem aslında daha genel bir şey yaptı. O Nakşibendilikten devraldığımız ve giderek siyasallaşmış, modernize olmuş kısmen, bir İslamcı siyasal kanal vardı Türkiye’de. Yani işte Solculuk bir kanal, İslamcılık bir kanal, Milliyetçilik bir kanal… Aslında bu kanalları da bitirerek sona eren bir şey. Türkiye’de bence AKP’yle beraber bu Siyasal İslamcı siyaset geleneği de bir anlamda bitiyor, nihayete eriyor. Çünkü, AKP bütün bu siyasal hareketin üzerinde durduğu zemini tahrip etti.

Yaptığı şeylerden bir tanesi, ahlakla din arasındaki bağlantıyı bütünüyle koparması mesela. Bu hakikaten Siyasal İslamcı Hareket için büyük tahribatlara yol açan, ideolojik çöküntüye yol açan bir şey. İkincisi de, Siyasal İslamcı Hareket doğası gereği, bu tahribatı karşılayacak bir siyasal dinamizm gösteremedi.

Çöküşten sonra bunun anti-tezinin ne olacağına biraz girelim isterseniz. Yani bu çöküşten sonra kim dolduracak bu alanı ve sadece tarikatleri kapatmak yeter mi? Çünkü bu bir paylaşım meselesiyle bir sermayenin varlığı meselesiyse, sadece tarikatleri kapatmak yeterli olacak mı?

Bence daha başka bir yerle karşı karşıyayız. Yani sadece tarikatları kapatmak yetmez, bu devlet aygıtının da kendisinin bizatihi büyük bir revizyona uğratılması gerekir. Yani yaşadığımız bu süreç, şu an itibariyle bize şunu gösterdi: Eğer gelecekte, bu Türkiye denilen bu topraklarda bir ulus olacaksa eğer, bu, bu denklemin ortadan kaldırılmasına bağlı. Yani, gördüğümüz, aldığımız derslerden bir tanesi, laiklik olmadan bu ülkenin bütünlüğünü korunması ve yarına taşınmasının imkanı yoktur. Ortadan kalkmıştır. Bu çok net bir şekilde görülüyor.

sol

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.