Lale Mansur: Muhalefet olsa Demirtaş şu an hapiste olmazdı

Oyuncu Lale Mansur: Halkın özgür iradesiyle seçilen insanlar gözaltına alınıyor, yerine kayyımlar atanıyor demokrasi bu mu şimdi?

Lale Mansur: Muhalefet olsa Demirtaş şu an hapiste olmazdı

Oyuncu Lale Mansur: Halkın özgür iradesiyle seçilen insanlar gözaltına alınıyor, yerine kayyımlar atanıyor demokrasi bu mu şimdi?

HÜSEYİN ÇETİN
HÜSEYİN ÇETİN
03 Kasım 2019 Pazar 10:17
Lale Mansur: Muhalefet olsa Demirtaş şu an hapiste olmazdı

Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – Erkek egemen toplumlarda, bir kadına saldırmak istenildiğinde direkt kadınlığından, bedeninden, namusundan ve -anlayamadığım bir sebeple- yaşından vurulmaya çalışılır. Sanki yaşlanmak ayıpmış gibi… Dolayısıyla çok konuşan, siyasetle ilgilenen, hakkını arayan, muhalif, vücuduyla barışık kadınlar fazla sevilmez; haliyle bunları yaptığında karşısındakini kızdırdığı için, beklenen cümle gelir: “zaten bunun çıplak filmleri var…” Çünkü eğer kadın bir filmde soyunduysa, insanlığına, karakterine, statüsüne dair ne varsa onu kaybeder bizim toplumun gözünde… Yok efendim, oynadığı filmlerde bedeniyle ön plana çıkmış, memelerini göstermişmiş, öyle ünlü olmuşmuş, kazandığı ödülleri de oyunculuğuyla değil, memeleriyle kazanmışmış… Akil insanlar döneminde, Devlet Bahçeli bile onun hakkında, “enteresan filmlerle adı anılan Lale Mansur mu barış konferansı verecek?” demişti. Sanki barışı konuşmak için ‘enteresan olmayan’ filmlerde oynamak gerekiyor veya öyle filmlerde oynayanların bir fikri olamazmış gibi… Asıl problem ‘yetmez ama evetçi’ ve akil insanlardan olması aslında… Eğer referandumda ya da akil insan olmaya hayır deseydi, muhtemelen sevişme sahneleri de bu kadar göze batmazdı. Son zamanlarda hiç sesinin çıkmadığını söyleyenler için, bugüne kadar Mansur’un katıldığı eylemlerden oluşan bir liste yaptım:  

1993’te 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Müjdat Gezen’le birlikte Boğaz’a maya çalarken gözaltına alındı. 1994'te Özgür Gündem bombalandığında, İstiklal Caddesi’nde gazeteyi satanlar arasında o da vardı. O zamanlar öyle her babayiğidin harcı değildi o gazetenin satışını yapmak… 1995’te ‘Düşünce Suçuna Karşı Girişim’in önemli bir parçası olarak, DGM’de 11 yıl hapis cezasıyla yargılandı. 1998’deki ‘Mısır Çarşısı Patlaması’ davasında yargılanan Pınar Selek’in duruşmalarına katıldı; Yargıtay’ın kararını utanç verici bulduğunu, Selek’i mahkûm etmek istemelerinin tek nedeninin Kürtler üzerine yaptığı araştırma olduğunu söyledi. 2008’de “Bu Acı Hepimizin” girişiminin öncülerinden olarak, 1915 tehciriyle ilgili başlatılan ’özür diliyorum’ kampanyasına imza attı. 2009’da Diyarbakır'da koyun otlatırken meydana gelen patlama sonucu hayatını kaybeden 14 yaşındaki Ceylan Önkol davasındaki ihmaller nedeniyle İçişlerini mahkemeye verdi. 2010’da TMK yüzünden yetişkin olarak yargılanan çocuklara destek olmak için Recep Tayyip Erdoğan’la görüştü. 2011’de Hopa Davası'nda tutuklanan öğrenciler için ‘saçımızı kestik, bizi de alın’ eylemine katıldı. Günümüzde tutuklu öğrenci sayısının 70 binin üzerinde olduğunu bilen oyunculardan… Çoğu sanatçının konuşmaya cesaret edemediği Kürt sorununu, ekranlarda dile getirdi. 2012’de BARIŞ İçin Kadın Girişimi platformuyla birlikte, ‘Ölümlere Karşı Meclis Göreve’ çağrısıyla imza kampanyası başlattı. 2012’de ‘Nefret Suçları Yasası İstiyorum’ kampanyasına imza atarak, LGBTİ’nin bütün eylemlerini destekledi. Yine aynı yıl ‘Ölüm Yasasına Hayır’ protestosuna katılarak hayvan hakları konusundaki duyarlılığını gösterdi. Gerçek bir hayvansever, bahçesinde 10’a yakın kediye bakıyor. 2013’de hükümetin açılım politikasını desteklemek için belirlenen akil insanlar heyetinde, Akdeniz Heyeti Başkan Vekili oldu. Bu yüzden yandaş damgası yedi ve yine soyunduğu filmler gündeme geldi. Gezi Parkı olaylarına ilişkin başbakanın tutumunu en sert eleştirenlerdendi. Alkol düzenlemesine de karşı çıkarak, CHP'ye “Kendini lağvet. Bir şeye yaramıyorsun” diye seslendi. Halkın sempatisini kazanmak yerine, “Müslüman değil, agnostiğim” veya ‘Kemalistleri’ kast ederek, “Atatürkçü'yüm diyenler geçmişte dindar insanları aşağıladılar” söylemleriyle şimşekleri üzerine çekti. Çoğu arkadaşı Osman Kavala hakkında konuşmaya çekinirken, Kavala’yı desteklemek ve basın açıklaması yapmak için Silivri Cezaevi’nin önüne giden 41 kişinin arasındaydı. Bugün bile Kavala hakkında konuşmaya devam ediyor. Aydınların, öğrencilerin, siyasi kimliklerin, ifade özgürlüğü yüzünden yargılananların içeri atılmasından, bir iddianame bile olmadan hapiste tutulmalarından, KHK’larla hayatı altüst edilenlerden son derece rahatsız; -kendi deyimiyle- darbelere rağmen bundan daha karanlık bir dönemin yaşanmadığını düşünüyor. 2008’den beri de ‘Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu’yla birlikte bütün darbelere karşı yürümeye devam ediyor.

Muhtemelen atladığım daha çok detay vardır, hepsini buraya sığdırmam mümkün değil, yine de anlatmak istediğimin anlaşıldığını umuyorum. Kaç sanatçı kariyerini ve kendisini bu kadar riske atar ki? Çok itibarsızlaştırılmaya çalışılmış. Söylemleri yüzünden hem sol hem sağ kesimden çok tepki almış; bazen sol ve ulusal tandanslı linçler nedense diğer tarafın linçlerinden daha acımasızca oluyor. Mesela Ekşi Sözlük’te hakkında yapılan bazı yorumları okuyamadım bile… Karşındakinin ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışmadan saldırmak bir gelenek haline geldi adeta. Yine de düşündüğünü söylemekten çekinmiyor. Başına bir şey geleceğini bilse bile kendine engel olamıyor. Bugüne kadar yaptıklarını değerli bulmayan, mücadelesini hafife alan ve hala “Onu yaptın, peki bunu da yaptın mı? Şunu destekledin, peki bu greve destek verdin mi?” minvalinde saçma sorular gelmeye devam ediyor. Sanki bunu soranlar, ülkedeki tüm yürüyüşlere, protestolara katılmışlar, her kampanyaya imza atmışlar gibi… Gerçi bunlar Mansur için sorun değil, eylemlerine bakılırsa nefret edilmeyi göze alanlardan zaten… Ne ona çok bayılanları ne de ondan nefret edenleri umursamıyor. Türkiye’deki dengeler gibi her duygunun kolayca değişebileceğinin farkında…  

Bazen söyleşiyi yapan, karşısındakinden haber niteliği taşıyan bir cümle alabilmek için ya kışkırtmaya ya da en zayıf yerinden vurmaya çalışır. Birine bile tepki alsa işini başarmıştır. Bunlar bana insanlık dışı geliyor, bu yüzden amacım sadece insan hikayesi anlatmak; okunmak için başlıklar çıkarmaya bakmıyorum. Mansur da o saldırgan söyleşilerden nasibini fazlasıyla almasına rağmen, kendisini aradığımda son derece zarif bir şekilde hemen talebimi kabul etti; bazı sanatçılar gibi ‘ne hakkında konuşacağız?’ diye sorgulamaya girişmeden… “Söylediğim her şeyi yazabilirsiniz” diyecek kadar rahat bırakıyor karşısındakini. Ünlü olduğunun farkında değil sanki. Babası emekli general ve Bursa’nın eski valilerindenmiş… Annesi 101 yaşına kadar yaşamış, o konuda biraz hassas, ondan bahsederken hala gözleri doluyor. Ünlü müzisyen, söz yazarı ve insan hakları aktivisti Şanar Yurdatapan’ın kardeşi aynı zamanda… Gerçekten köklü, aydın, imtiyazlı ve hakkaniyetli bir aileden geliyor ama tekne kazıntısı olmanın verdiği konforu da hep kullanmış. Müthiş bir oyuncu olduğu yadsınamaz. Bunu, onu başrolde oynatan Ömer Kavur, Atıf Yılmaz, Şerif Gören gibi efsane yönetmenler ve bugüne kadar aldığı ödüller söylüyor zaten. Oynadığı karakterlerin ruhunu ve bedenini ele geçirdiğine inanıyorum. Uzun yıllar İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde primabalerina olarak sahne almış; bir ara Eurovision Ses Yarışması’nda Ajda Pekkan’ın arkasında dans eden üçlü vokallerden biri olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım. Eşinin görevi nedeniyle dansı erken bırakmak zorunda kalmış ve büyük bir boşluğun içine düşmüş. Kendini yeniden tanımlamaya çalışırken, oyunculukta karar kılmış, işini doğru dürüst yapabilmek için önce eğitimini almış ve iyi bir oyuncu olabilmek için çok çalışmış. İnsanlarla iletişimi çok zarif ve kibar. Sizinle geçirdiği her an gerçek ve samimi… Sıcacık bir gülümsemesi var. Çok güzel bir kadın. 63 yaşında olduğuna inanmak çok zor. Yüzünde estetik var mı bilmiyorum ama gördüğüm en iyi cilde sahip. Yumuşacık, naif bir sesi ve çok şeker bir aksanı var. Bazılarını rahatsız etse de, yaş alsa bile hep çocuk kalmasına sebep olacak bir konuşma tarzı o bence… 

“BABASI KAYBOLMUŞ, DEDESİNE BOK YEDİRİLMİŞ, KÖYÜ YAKILMIŞ BİRİNİN YANINDA ACIDAN SÖZ EDİLMEZ” 

İnsanlara çok duyarlı ve saygılı yaklaştığınızı görüyorum; bu görgü nereden geliyor? 

(Gülümsüyor) Annemin ailesi Üsküdarlı, büyükbabam Atatürk’ün silah arkadaşı, baba tarafım Osmanlı paşaları soyundan geliyor, babam general, abilerim de gerçekten özel insanlar; ne aldıysam ilk onlardan aldım… Evde incirin ya da şeftalinin çatal bıçakla soyulduğu, dirseklerin masaya konulmadığı, her zaman dik oturulduğu, konuşmak için izin alındığı bir tedrisattan geçtim. (Gülüyor) Ama ailemde insana ve insan haklarına her zaman duyarlı yaklaşılırdı, dolayısıyla o yaklaşımdan etkilenmiş olabilirim. Babam 56, annem de 40 yaşındaydı doğduğumda, ailenin en küçüğüydüm. 

Babanız ordu mensubu olunca katı bir aile yapısından geldiğinizi düşünüyorum. 

Babamın katılığı bana sökmedi. (Gülüyor) İlk abime yaptıklarını bana yapamadı. Aile sofrası olur, herkes bir araya gelirdi mesela, ben babama bir laf söylerdim, herkes bir anda bir dururdu. Normalde sofradan kovulmam gerekirdi ama babam bana kıyamazdı. Annem daha disiplinliydi birçok konuda. Şımarmamam için çok uğraştı. 

Abilerinizle aranızda bayağı yaş farkı varmış. 

E, tabii, ben doğduğumda onlar üniversitedelerdi. Birarada çok zaman geçiremedik. Benimle çok uğraşırlardı ama. (Gülüyor) Bizim aile hep erkek, ben tek kızım, o yüzden bana “biz seni evlatlık aldık” derlerdi ve ben yıllarca buna inandım. Bu yüzden ağladığımda, annem “evladım yapma, bak nasıl bana benziyorsun, şuran babana benziyor falan” demek zorunda kalırdı ama onların söylemleri bana daha sağlam gelirdi. (Gülüyor) “Biz seni Selim’de bir hıyarcıdan aldık” diyorlar, düşünün. Hatta bir gün arabayla giderken, karpuzcu hasırı koymuş, yaşlı başlı bir adam gördük; hıyarları da dizmiş oraya… “Hah işte bu adamdan aldık seni” dediler. Ben tabii ağla, ağla… Aslında yıllar sonra gittiğim bir psikiyatrist sayesinde bu travmam ortaya çıktı. Tabii biliyordum evlatlık olmadığımı ama dört yaşındaki bir çocuk için bunun çok ciddi bir travma olduğunu söyledi. Ortaya çıktı ki bende hem inanılmaz bir özgüven var, her şeyi yapabilirim güveni, hem de bütün evlatlık edinilen çocuklardaki deformasyon da var. 

Bu oyunculuk anlamında sizi çok beslemiş bir travma olabilir. 

Kesinlikle. Oyunculuk açısından çok iyi oldu gerçekten. Her duyguyla empati kurabiliyor olmamda etkisi vardır kesin. (Gülüyor) Farkına varmadan bana iyilik yapmışlar asıl. Ama önemli olan bu travmaların hayatınızı yönlendirmesine izin vermemeniz… Bazen görüyorum 60 yaşına gelmiş insanlar, “ben çocukken şunu yaşadım bunu yaşadım” diyorlar, geçmiş artık, önüne bak, bunu bu yaşına kadar hallet yani. Bütün hayatını bununla geçirme. 

Acılar tabii ki kıyaslanmaz, yarıştırılmaz, herkesin acısı kendine büyük; ama babasız büyüyen biri olarak gidip Doğu coğrafyasında siyasetin içinde doğmuş birine “babam bizi terk etti biliyor musun” demek de çok absürt olur bence. Ben olsam utanırım. 

Babası kaybolmuş, dedesine bok yedirilmiş, köyü yakılmış birinin yanında böyle şeyler söylenmez zaten. Onun yaşadığının yanında senin yaşadığın nedir ki? 

Balerinlik döneminizde Mazlum Çimen’le aynı zamana denk gelmişsiniz. 

Evet. Çok keyifli günlerimiz oldu hakikaten. İncecik bir adamdı, biliyor musunuz? Lokum gibi adamdır. 1970’de AKM yanınca galiba önce Maksim’e geçti temsiller, sonra Şan Tiyatrosu’na, sonra AKM açılınca birlikte oraya geçtik. İngiliz Kraliyet Balesi’nin kurucusu Ninette de Valois sayesinde iki defa bursla, İngiltere’ye gittim. Solistlerle çalıştım. Şahane bir sahnemiz vardı AKM zamanında, şimdi zavallılar Süreyya’da eğri büğrü bir sahnede temsil vermeye çalışıyorlar. Ben baleyi büyük bir aşkla yaptım, o aşkı hissetmeden bale yapmanız zor zaten. Bu yüzden bıraktığımda büyük bir boşluğa düştüm. 

Babanız nasıl izin verdi?

Onun prensesiydim ben, ilişkimiz çok iyiydi. İlkokuldayken çok maymun iştahlıydım, her şeyi yapmak istiyordum; işte piyano dersi aldım, folklor yaptım, artık aklınıza ne geliyorsa girip çıkıyorum... Ancak bale konusunda baktılar ki hem çok ciddiyim hem çok iyiyim hem de konservatuvar imtihanını da kazanmışım, öğretmenlerim de destekleyince babam benimle bir anlaşma yaptı. Sakatlanma ihtimaline karşı başka bir mesleğim de olsun diye normal liseye devam etmemi istedi. Okulu bitirdiğimde de başrolde oynamaya başladım. 

Asi bir çocuk için balenin disiplini ağır gelmedi mi size?

Elbette. Dansçıyken size empoze edilen bir hayat tarzı var; belli saatlerde yatacaksın, kalkacaksın, her gün prova var, her gün egzersiz yapacaksın, içki içemezsin, yemeğine dikkat edeceksin, uykunu alacaksın vs. Ama pofur pofur sigara da içiyorduk çünkü bir pislik yapmak zorundasın hayatta, o kadar steril yaşayamıyorsun. Yapabildiğimiz tek şey sigara içebilmekti. Onun etkisini bedeninde hissetmeye başlayana kadar zaten dans hayatın bitmiş oluyordu. 

Belki aşktan bile vazgeçmişsinizdir. 

Aa, kesinlikle… Hiç vazgeçmedim. (Gülüyor)    

“DÜŞ GEZGİNLERİ’NDE ÇOK TECRÜBESİZDİM, ŞİMDİ ELİME GEÇSE O ROLLER, OHOO…”

Dansı bıraktınız ve büyük bir boşluk sonrası… Tercüman mı olsam, psikoloji okuyup dans terapisi mi yapsam derken, oyunculuğa karar vermişsiniz. Nasıl oldu bu?

Bayağı bir depresyona girmiştim; hatta arkadaşlarım “bir gün Carmen’din bir gün Siyah Kuğu, bir gün Hürrem’din bir gün Giselle, e kendinle başbaşa kalınca sıkıldın tabii” demişlerdi. Haklılardı. Devamlı başka karakterlerin içine giriyordum, bir sürü ben var içimde, bir anda hepsini bırakınca, ‘ne yapacağım ben şimdi, hangi benle uğraşacağım’ diye kalakaldım. Bale içinde oyunculuğu da barındıran bir sanat zaten. Hürrem’de başroldeyken yaptığım her hareketin duygusu benim için önemliydi. Sıçrarken mutlu muyum, hüzünlü müyüm, isyan mı ediyorum, hepsine dikkat ederdim. Mustafa’yı boğduruyorum mesela ve büyük bir zafer solom var, müthiş bir heyecanla çıkardım sahneye, o ‘en sonunda bir ben kaldım’ duygusunu vermeye çalışarak... Ya da Giselle’i oynuyorum, aklım ikinci perdeden çok delirme sahnesinde… Bayılıyordum o sahneye. (Gülüyor) Dolayısıyla balede beni en çok etkileyen şey sahne üzerindeyken aldığım alkış değil, perde arkasında oynayacağım karaktere odaklanmaktı. Bunları hatırlamak benim oyunculuğa yönlenmemi sağladı; tamam, biraz geç oldu ama… (Gülüyor) 

Hemen kendinizi eğitmeye başladınız tabii bu yolda. 

Kararı aldığım andan itibaren eğitimime başladım ve çok çalıştım. Önce Arsen ve Can Gürzap’ın diksiyon derslerine gittim. Bir kütüphane dolusu oyunculuk kitabı aldım ve hepsini okudum, hiçbirinin aslında pek bir işe yaramadığını anlayınca, Los Angeles’ta Hollywood’un en fazla rağbet gören oyuncu koçu Eric Morris’le çalışmaya başladım. Son iki yıl hariç, her yıl Amerika’ya gidip atölyelerine katılmaya devam ettim.    

Sizin jenerasyonunuz içinde oradaki en amatör katılımcı sizdiniz herhalde. 

Tabii. Hepsi zaten çok tecrübeli oldukları için çok iyi oyunculardı. Tiyatrodan geliyorlar, birçok değişik rolde oynamışlar, ben daha çok yeniydim. Çok tecrübesizdim. Düş Gezginleri’nde de öyleydim, şimdi elime geçse o roller, ohoo… Şimdi yönetmene daha fazla şey sunabiliyorum. Ama yapa yapa piştim ama esas tiyatro sahnesinde pişiyor insan. Orası bir er meydanı çünkü. Sahnede yaşadığın duyguların hepsinin gerçek olması lazım, öyle rol yapmakla olmuyor zaten rol yaptığında yemez kimse yani, hemen anlarlar. 

Peki, 35’inden sonra oyuncu olmaya karar vermiş birine Atıf Yılmaz neden başrol verir ki? Risk almış aslında. Nasıl geldi Düş Gezginleri size?

(Gülümsüyor) Oyuncu olmaya karar verdiğimde, bütün sevdiğim yönetmenlerin kapısını çaldım. O zaman menajerlik falan yok. Randevu alarak gittim. “Şimdi ders alıyorum, Amerika’ya da gidip çalışacağım, hocam da hazır, bana göre bir rol olursa aklınızda bulunsun” dedim. Atıf Abi zaten beni baleden tanıyordu. Yakın da oturuyordu bize ve nasıl çalıştığımı gördü. Deli gibi çalışıyordum. Akşamüstü telefon edip bir yere davet ediyor, ben hüngür hüngür, ne oldu falan, “hiç, coffin monolog yapıyorum” diyen biri var karşısında… (Gülüyor) 

Coffin, tabut demek. Nasıl bir egzersiz o?

Tabut monoloğu, kırılganlığı arttırmak için yaptığın egzersizlerden biri… Çok sevdiğiniz birini tabutta hayal ediyorsunuz ve ona söylemek istediğiniz şeyleri söylüyorsunuz. Bütün duyularınız açılıyor, çok savunmasız bir hale geliyorsunuz. 

Bayağı manipüle ediyorsunuz duygularınızı. 

Gayet tabii. Başka türlü oynamanız mümkün değil ki? Çok şizofrenik bir şey oyunculuk; çok mutlu bir günündesin ve korkunç bir şey çekiyorsun, beynini ve bedenini o korkunç ana programlıyorsun ve beyninde o mutlu günden eser kalmıyor. Bir şeye odaklanıyorsam, ne yapmam gerekiyorsa her şeyi yapıyorum, bütün ev ödevlerim dahil. Hala öyle. Atıf Abi de önce “Bekle Dedim Gölgeye” filminde küçük bir rolde beni oynattı, kamera karşısında rahat mıyım diye test etti. Sonra da ‘Düş Gezginleri’nin senaryosunu getirdi.   

Tiyatro er meydanı dediniz ya; Edinburgh Fringe Tiyatro Festivali’nde “Olağan Mucizeler” oyununda oynamanız da doğrusu büyük bir cesaret.

(Gülüyor) Bütün oyun İngilizceydi, o yüzden önceden gidip Londra’da diksiyon dersleri aldık. İlk başta büyük bir cesaret olduğunu anlayamıyorsun, o kadar yoğunsun ki. Oyunu açtıktan 5 gün sonra bir sabah bir uyandım, Edinburgh’tayım, İngilizce oynuyorum, o gece temsil var, yataktan çıkamadım resmen, ben ne yapıyorum, hangi cesaretle buraya geldim diye. Akşama kadar yapmadığım egzersiz kalmadı, ego yükseltme egzersizleri de dahil, buna rağmen gece çok zor sahneye çıktım. Bir unutsam ne halt edecektim, Türkçe olsa uydurursun ama İngilizce bir şey uydurman zor. 

Sahtekarlık Sendromu deniyor yaşadığınız duyguya; bu başarılı ve popüler kişilerin, mükemmeliyetçi oldukları için kendilerini yetersiz hissetmelerinden kaynaklanıyormuş. Sendromda son derece başarılı kişiler bulundukları yere şans eseri geldiklerine inanarak, kendilerinden şüphe ediyorlar. Mesela Oscar ödüllü oyuncu Kate Winslet bile bazen o günkü çekimi yapamayacağını, bir sahtekâr olduğunu ve herkesin gerçek yüzünü göreceğini düşünürmüş. Bu sadece eğitimli ve alanında uzman insanların yaşadığı bir durum. Cahiller böyle bir sendrom yaşamıyor.  

Çok ilginç. Hiç duymamıştım ama anlattıklarınızla çok özdeşleştirdim yaşadığım duyguyu. Aynen öyle hissediyordum; ben ne yaptım, neyime güvenerek geldim buraya… (Gülüyor) Neyse ki o duygu sahneye adımımı atana kadar sürüyor. 

“HALKIN ÖZGÜR İRADESİYLE SEÇİLEN İNSANLAR GÖZALTINA ALINIYOR, YERİNE KAYYIMLAR ATANIYOR, DEMOKRASİ Mİ BU ŞİMDİ?”

Siyasi konularda ve canlı hakları ihlallerinde sesini hep yükselten ve konuşan nadir sanatçılardan birisiniz. Bir şey söylemeden evvel, bir durup düşünüyor musunuz? 

Hayır, asla. Ben duramam zaten. Tutamıyorum kendimi. Bir gazeteci sormuştu eskiden, korkmuyor musun diye, korkuyorum ama yapmadan duramıyorum demiştim.  

Korkmamak aptallıktır zaten ama bu korkuya rağmen bir şeyler yapmak, söylemek çok değerli. 

Korkmuyorum dersem yalan olur zaten ama tutamıyorum kendimi. DGM’de düşünce özgürlüğü yüzünden 11 yıl hapis cezasıyla yargılanıyorduk. Zuhal’le birlikte mahkemedeydik, onunla o zamanlar Çatısız Kadınlar’ı oynuyorduk, jandarmalar birbirlerini dürtüp bize ‘çetesiz kadınlar, bir çeteniz bile yok’ demişlerdi. (Gülüyor) Ama sayı olarak toplamda bin küsur kişiydik, Orhan Pamuk, Atıf Yılmaz falan vardı, kimi istiyorsan oradaydı; şimdi bu kadar insanı toplayamazsın. (Birden ciddileşerek) Ne yazık ki şu an hiçbir şey yapamıyorum.  

Son zamanlarda pek sesiniz çıkmıyor. 

Sebebini anlatayım; bir sabah uyandım, çok yakın bir arkadaşımın gözaltına alındığını öğrendim; Betül Tanbay. İşte sabah saat 8:30 gibi telefon geldi, ben “ne, nasıl olur” falan demeye kalmadan, bir baktım bir yandan telefonla konuşuyorum bir yandan da giyinmeye çalışıyorum. Sonra dedim ki “ben niye giyiniyorum ve nereye gideceğim?” Eskiden böyle bir şey olduğunda, Vatan Caddesi’ndeki şubenin oraya gidilir, oraya kameralar gelir, sen açıklamanı yaparsın vs. ama şimdi ne yapacağım? Yapabileceğim hiçbir şey yok. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Osman Kavala için gittik, konuştuk, ne oldu? Çok severim, onun kadar iyi, sahici, yalansız bir insan tanımıyorum. Bir de eşim Cem var. Osman melek gibi bir insandır. En son duruşmasına gittiğimizde göstermediler bile. Jandarmaları ayağa kaldırıyorlar, arkalarında kalıyor. Bütün salonu da boşalttırıyorlar. Bağırdık, çağırdık, biliyoruz da bırakmayacaklarını ama imkânsız da tutmaları içeride… ve tutuyorlar… O kadar saçma ki her şey! İnsan gerçekten kanser olur. Zaten medya da yok, işte sizin gibi birkaç tane mecra var, onun dışında basın mı var Allah aşkına? Kime ne açıklayacaksın?

Kaç sanatçı sizin gibi Gezi Direnişi ya da Kürt meselesi hakkında konuşabilir ki?

İşte, bir avuç insanız ve maalesef bir şey yapamıyoruz. Herkes gitgide daha fazla Kürt düşmanlığı yapıyor, faşist çok fazla ülkede; buyurun son seçimi… Seçimler bitti, her tarafa kayyım… Halkın özgür iradesiyle seçilen insanlar gözaltına alınıyor, yerine kayyımlar atanıyor. Kürtler bir daha zor oy verir, onlar olmasa alınamazdı bu belediyeler. Demokrasi değil ki bunun adı! Çok ufak bir kesim gerçek eşitlik, gerçek özgürlük, gerçek demokrasi istiyor. En son Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık, 96’ıncı yıl değil mi, 10’uncu Yıl Marşı’yla kutluyoruz hala… 

Seçtikleri insanın görevden alındığını gören seçmenler de tercihlerine saygı duyulmadığını düşünüyor tabii. 

Sadece onlara değil ki, hepimize oluyor bu. Hepimiz öyle düşünüyoruz. Bana da aynı duygu geliyor. Ama herkes İstanbul’dan bakıyor olaylara… Geçenlerde Orlando Figes’ın yazdığı ‘Karanlıkta Fısıldaşanlar’ kitabını okuyorum; Stalin Rusya'sındaki gerçek yaşamları anlatıyor, bir belgesel niteliğinde... Daha okurken, “biz daha bunları yaşamıyoruz” dedim ve kaldım çünkü İstanbul’dan konuşuyorum. Git bakayım Cizre’ye, kaç jenerasyon neler yaşıyorlar, bugüne kadar neler yaşadılar!

Kürtçe konuştuğu için öldürülen, Kürt olduğu için intihar edenler var ülkede.  

(Derin bir nefes alarak, kafasını sallıyor) Ne yazık ki!

Suriyelilere karşı da az ırkçılık yapılmıyor. 

Doğru. Çok korkunç. Kimse mecbur değilse, doğduğu yerden ayrılmak istemez ki! Bir tarihi var orada. 

Ahmet Kaya “Kürtçe klip yapmak istiyorum” dediği için linçe uğradı, şimdi ise baş üstünde tutuluyor. 

İki yüzlülük var ülkede. İnsanlar öyle bir yetiştiriliyor ki düşman belliyorlar karşılarındakini. Düşünmeyi, sorgulamayı engelleyen sadece ezbere dayalı bir eğitim sistemimiz var. O ezberin arasında da sokuşturuyorlar milliyetçiliği, faşizmi, ötekileştirmeyi… Muhakeme etme yeteneğin kalmıyor. Bu aile içi eğitimle başlıyor aslında. 

Bir general kızının bunları söylemesi de ilginç. Demek ki bir şeyleri hep sorgulamışsınız. 

Babam gençliğinde Kurtuluş Savaşı’na katılmış, daha akademiye gitmeden, dedemle beraber. Sakarya’da falan beraberlermiş. Ama Fransız lisesinde okumuş, başka bir eğitim almış, daha evrensel düşünmeyi öğrenmiş. Şu an askeri okullardan çıkan herhangi biriyle mukayese edilemez. Babam vatanseverdi ama faşist değildi, ırkçı değildi; insanlara değer verirdi. Şimdiki eğitim sistemiyle ileride ne olacak? Bütün iyi hocalar gitti. YÖK denen o korkunç sistemle bir kıyım yaşanmıştı önce, sonra da KHK’larla yapıldı bu kıyım. Büyük bir beyin göçü var ülkede, o KHK’lılar nasıl yaşayacaklar ki burada, elbette gidecekler. 80 yaşındaki Hilmi Yavuz’un bile emekli maaşına el koydular ya, nasıl yaşayacak bu adam?

“AKİL SÜREÇTE DEĞİŞEREK ÇIKAN İNSANLAR VAR, ONLAR BİLE BİR KAZANIMDIR”

Akil insan olduğunuz için de çok tepki aldınız. 

Pek çok insan beni yandaş ilan etti o yüzden, AKP’li dedi. Ömrümde oy vermedim, ölsem vermem ama yapılan şey çok değerliydi. O kadar çok insana danıştım ki akil insan olayım mı olmayayım mı diye, hepsi de “barış için bir şey yapılacaksa, yapmalısın” dedi. Oradaki herkesin barış için bir umudu vardı, ilk kez bu konuda bir şeyler yapılıyordu, ilk kez insanlar köyü yakılmış biriyle yanyana oturdular, ilk kez onların hikayelerini dinlediler. Bazı insanlar oradan değişip çıktılar. Çok önemli bir süreçti, gerçi ben de her an her şey olabileceğini de bilerek girmiştim. Çünkü ülkede bir rüzgâr değişir, her şey altüst olur. Türkiye böyle bir yer. Bugün buradan esen rüzgâr, yarın öbür taraftan eser. 

Her şey boşa mıydı sizce?

Hayır, asla. Oradan değişerek çıkan insanlar vardı, onlar bile bir kazanımdır. 

Gezi zamanında da Mehmet Ali Alabora’yı çok desteklediniz. 

Akil insanların içindeydim o zaman, en son toplantıya gitmeyecektim ama sırf Mehmet Ali için gittim. Oradaki bakanlara, “Mehmet Ali’nin ne alakası var bu söylenenlerle, yanlış insan seçiyorsunuz, bu böyle bir oluşum değil, polisin orantısız gücüne tepki gösterildiği için iş büyüdü” dedim; ne dediler biliyor musun, “siz söylesenize bunu…” Recep Tayyip Erdoğan’a ben söyleyeceğim yani, onlar söylemeyecek. Bu oldu yani. 

Sizce ülkemizde bir muhalefet var mı?

Hayır. Olsa, Selahattin Demirtaş şu an hapiste olmazdı. Bir o vardı, o da hapiste… CHP “çocukların burnu kanamasın diye içimiz yana yana tezkereye evet diyoruz” dedi. Burnu kanamasın diye insanları savaşa göndermeyi, okuduğum hiçbir mantık dersine uyduramıyorum. (Gülüyor) Bu muhalefet mi şimdi?

Trump, bu konuda da -kendi deyimiyle- o muhteşem ve benzersiz bilgeliğiyle çok bilge laflar etti. 

Ya, gördünüz mü son konuşmasını? Meksika sınırına yapacağı duvarı anlatırken, Meksika'yla sınırı bulunmayan Colorado eyaletine duvar inşa ettiklerini söyledi, spiker bir anda kahkaha krizine girdi. (Gülüyor) 

Bize gönderdiği mektup, dünyayı almış koltuğunun altına, öğütler veren bir bıçkın delikanlı havasında değil mi? Ama bu aralar bayağı bir telaşlanmış durumda. 

(Gülüyor) Doğru. Azlettirilmekten çekiniyor olabilir. Bakalım şu azil sürecinde ne olacak? Demokratlar bastırıyor bayağı bu konuda. 

Geçenlerde gittiği Beyzbol Dünya Serisi’nin beşinci oyununda, halk “hapse atılsın” diye bağırarak kendisine tepki gösterdi.

(Gülüyor) İnsanlar artık tepki gösteriyorlar, ne yapsınlar? Trump gibi faşist liderlere halk tepki göstermeye başladı. İnsanlar ayaklanıyor artık. Fransa’da, Lübnan’da, Şili’de… Ama yarın ne olacağını kimse bilemez, bugün böyle ama yarın başka bir şey olur.    

“ONLARIN KAFASINDAKİ KADIN OLMADIĞIM İÇİN, BAZI İNSANLAR BENİ SEVMİYOR”     

Sanatçıların siyasi görüşü önemli mi peki?

Eskiden değildi ama şu dönem herkesin siyasi görüşü ve duruşu beni ilgilendiriyor. Mesela hiç ummadığım birileri saraya gitti bu yakınlarda, çok şaşırdım ve saygımı yitirdim. 

Siz de gittiniz. 

Evet, ben de gittim ama ben niye gittim, niye el sıkıştım? Taş atan çocuklar için, barış için… İki defa. Şimdi gider miyim? Mümkün değil! 

Tepkisizler de var. 

Tepki göstermeyenleri de anlamıyorum açıkçası, herkes onları sevsin diye tuttuğu takımı bile söylemiyorlar yahu!  

Uzun zamandır bir projede yoksunuz. Neler yapıyorsunuz bu aralar? 

(Birden çocuk gibi heyecanlanarak) Çok güzel bir film teklifi geldi şimdi ve hayatımın rolü... İnanılmaz heyecanlıyım. Bulutlardayım bir aydır. Bu yaşta böyle filmler kolay kolay gelmez, hep gençlere teklif götürülür, yurtdışında her yaşa rol verilir ama bizde böyle bir şey çok zor; sadece bu yüzden bile farklı ve içinde olmaktan son derece gurur duyacağım bir film. Suriye, Ortadoğu, mültecilik konusunda bir film, şahane yazılmış, müthiş bir konusu var; 4 gerçek hikâye iç içe geçiyor. Hikayelerden birinde başrol oynuyorum. Benim olduğum çekimler bu ay başlıyor. Yönetmenimiz de Alphan Eşeli…    

Francis McDormand’a neden botoks, estetik vs. yaptırmıyorsunuz, karşı mısınız diye sormuşlar, o da “karşı değilim ama filmlerde anne, büyükanne gibi gözükecek insanlara ihtiyaç olduğunda ben hazır olacağım” demiş.

(Gülüyor) Aynı fikirdeyim, yaşlıya da ihtiyaç var. Bu çizgilere de ihtiyaç var. Herkes iyice birbirine benzemeye başladı, dudaklar, elmacık kemikleri, burunlar; yüz yapıları iyice birbirine benzemeye başladı. Hele oyuncular, bu konuda daha dikkatli olmalı. 

Oynamayacağınız bir rol var mı?

Oynamam diyeceğim hiçbir rol yok, bir ırkçıyı hatta şeytanı bile oynayabilirim ve çok da güzel oynarım ama filmin ya da dizinin ne söylediği çok önemli. Faşist mesajlar veren, faşizan bir filmde bir meleği bile oynamam. Size bir film önereyim, Digitürk’te Spike Lee’nin bir filmi var, Karanlıkta Karşı Karşıya diye, izlemenizi tavsiye ederim. 

İzledim o filmi ama Digitürk’te değil çünkü kadın memesini ‘uygunsuz içerik’ olarak bulanıklaştırdıkları için aylar evvel üyeliğimi bitirdim. 

Ciddi misiniz? Hiç görmedim, çok şaşırdım. Saçma bir sansür, gerçi sansürün hepsi saçma. Bana da memelerimin gözüktüğü sahneler için ‘ne büyük cesaret’ demişlerdi; pardon ama duşa bornozla mı girecektim? İsabel Huppert memelerini açtığında oynadığı role mi bakılıyor, memelerine mi? Niye benimkine bakılıyor? O zihniyetin problemi, benim değil! Cesaret bu değil, cesaret içinden o karakteri canlandırabilmek için kendinle uğraşırken, içinden hiç beklemediğin bir şeyi çıkarabilmek ve o karakter olabilmektir.   

Ekşi Sözlük’te hakkınızda çok fazla olumsuz yorum var; sizce o insanlar sizi neden sevmiyor?

Onların kafasındaki kadın olmadığım için… Cevabı bu kadar basit. Ben sadece daha iyi bir insan olmaya çalışıyorum, onları bile anlamaya çalışıyorum, kin tutmamaya çalışıyorum ama ne düşündükleri zerre kadar umurumda değil.  

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.